NÜKLEER GÜÇ SANTRALLERİ ve KORUYUCU TIP

http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=ulke_goster&ulke_no=113


Yukarıdaki adresleri ziyaret etmenizi öneririm.

NÜKLEER GÜÇ SANTRALLERİ

ve

KORUYUCU TIP

TTB yayınlarında da bariz olarak görülen bir hata vardır. TTB’nin Sağlıkta Dönüşüm’e esas karşı çıkma nedeni “koruyucu tıbbı” göz ardı etmesidir. Bir çok meslek odası gibi, TTB’de sağlıkla ilgili bir çok konuda susarken Nükleer Santraller hakkında konuşmaktadır. Herkes her konuda görüş belirtirken bazı meslek sahipleri bazı konuların kendi konuları olduğunu, diğer insanların bu konudan fazla anlamayacağını, bu konularda konuşma hakkının da kendilerinde olduğunu ileri sürmektedir.

Öyle konular vardır ki sadece bu konuyu bilen kişiler bilinçli bir şekilde tartışabilir. Fakat konuyu çok iyi bildiği söylenen kişilerin de her zaman en doğru görüşlere sahip olmaları mümkün değildir. Çok iyi bilinen konular halkın anlayabileceği şekilde ifade edilmelidir. Ayrıca bu tür konularda karar alanlar, siyasetçiler veya etkili kişiler bilim adamı olmadığı gibi genellikle bu konuları en zor anlayabilecek kapasitede kişilerdir. Kendi mesleğimizden konuya yaklaşırsak; sağlıkta dönüşüm projesi konularında hekimlerin çok sağlıklı bir siyasetleri olmadığı gibi, genellikle edilgen bir şekilde hükümetin yaptığı uygulamaları desteklemekte veya buna bazı yönlerinden karşı çıkmaktadırlar. Yani hamleye göre durum almaktadırlar. Halkı da ilgilendirdiği için hekim olmayan kişiler bu konuda konuşamaz diyemeyiz.

Nükleer enerjiyi ele almadan önce diğer enerji kaynaklarını kısaca irdeleyelim.

Temiz enerji kaynakları su, rüzgâr ve güneş’ten elde edilen enerjiler olup bunlar ihtiyaç olan her yerde bu ihtiyaçları karşılayabilecek kadar üretmek mümkün değildir. Bu enerji kaynakları ister istemez yardımcı veya yedek enerji kaynakları olmaktadır.

Geriye kullanılabilir enerji kaynağı olarak akarsu ve fosil kaynaklı yakıtlar (kömür, doğal gaz, petrol ürünleri gibi) kalmaktadır.

Dünyada bütün enerji sektörleri belirli kartellerin ellerindedir. Sömürgeci ve koloniyalist ülkeler sömürdükleri ülkelerin değil enerji üretmelerini suyu şişeleyip satmalarını ve yoğurt yapmalarını dahi istemez. Bu nedenle enerji yatırımları konusunda da kendi sömürgeci siyasetlerine göre davranırlar. Bir ülkenin enerji siyasetini de doğru bir şekilde saptayabilmesi için önce bağımsız olması gerekir.

Türkiye’de şu anda enerji temininde en pahalı yöntem olan ve dünyanın başka hiçbir ülkesinde yaygın kullanılmayan doğal gaz çevrim santralleri teşvik edilmekte olup bu aynı zamanda en pahalı ve tehlikeli olanıdır. En temizi ise akarsulardan elde edilen enerjidir. Bunda da maalesef barajlar yapılarak ekosisteme zarar verilmektedir.

Fosil yakıtlar başlıca enerji temini, ısıtma ve ulaşımda kullanılır. Motorlu taşıtlarla ulaşım, artık trafiği durma noktasına getirdiği gibi trafik kazaları herhangi bir hastalıkla mukayese edilemeyecek kadar insan sağlığına zarar vermektedir. Egzoz gazları en başta gelen kanser, alerji ve solunum hastalıklarına neden olduğu gibi havaya karbon monoksit ve azot oksit gazlarını yayar. Ayrıca bu gazlar küresel ısınma nedenidir. Bazı kömür santralleri ormanları ve doğal çevreyi de bozmaktadır. Koruyucu tıp açısından ulaşımın ve ısınmanın fosil yakıtlarla değil elektrikle olması gerekmektedir. Kısaca fosil yakıtların kullanımının en aza indirilmesi gerekmektedir. Fosil yakıtlara bağlı enerji kullanımının ekonomisi ve insan sağlığına etkisi hesaplandığında bu nedenle oluşan kanser, akciğer hastalıkları, alerjiler, trafik kazaları, gürültü, çevre kirlenmesi ve doğaya verilen zararlar da hesaba katılmalıdır. Nitekim Nükleer uzmanı Bernard L. Kohen’in kitabının ismi; “Çok geç olmadan*” dır. Bu ismin verilmesinin sebebi, fosil yakıtlarla yapılan enerji üretiminin neden olduğu zararlar nedeniyle insan nesli ve dünyadaki yaşamın uğrayacağı zarara dikkati çekmek içindir. Türkiye’de nükleer santral konularında yapılan tartışmalarda nedense kimse bu uzmanın değerlendirmelerine dikkat etmemektedir. Bu kitap zarar-analiz yöntemi ile de ilginç istatistiki bilgileri taşımaktadır.

Yukarıda özetlediğimiz kitle ve toplum zararları ortada olduğu halde şu ana kadar bütün dünyada 200/328 kişinin ölümüne neden olan kuş gribinin bütün dünyaya en tehlikeli hastalık olarak tanıtıldığı gibi nükleer santrallere karşı olmak da aydınlığın, entelliğin, çevreciliğin ve solculuğun bir mevzusu haline gelmiştir. Nükleer santraller bir yana radyasyonun gerçekten önemli zararları vardır. Nükleer santral karşıtları toplumun esas zarar gördüğü bu alanlarda nedense seslerini çıkarmaz ve görmezden gelmektedir. Toplumun yaygın olarak iatrojenik olarak radyasyona maruz bırakıldığı yerler, insanlara sağlık yardımı yapmak için kurulmuş olan sağlık tesisleridir. Sağlıkta Dönüşüm ve sağlıkta özelleştirme ile sağlık ticaretinin yaygınlaşmış ve bütün hastaneler artık sağlık ticaretinden kâr edecek şekilde çalıştırmaya başlanmıştır. Hastanelerde yapılan alışveriş esas olarak sağlık teknolojisinin abartılı ve gereksiz olarak kullanılması ve hastane işlerinde çoğunluğu uluslararası ilaç kartelinin kesesine gidecek tıbbi ürün, ilaç, malzeme, cihaz ve teknolojinin kullanılması ve satılması ile yürütülmektedir. Bu nedenlerle hastanelere başvuran herhangi bir kişinin en az birkaç röntgen filmi, tomografi, sintigrafi ve diğer radyolojik teşhis imkanları kullanılmadan hastaneleri terk etmesi mümkün değildir. Büyük bir çoğunluğu gereksiz ve ticari nedenlerle çektirilen bu tomografi ve sintigrafilerle bir AC filminin 350-450 katı radyasyon verildiğini de belirtmek gerekir. Hastalar bu tetkiklerle ne kadar zarara uğradıklarının farkında değildir.

Radyasyonun sağlığa uygun ve zararsız bir eşik değeri yoktur. Çok küçük dozları dahi zararlıdır.Bu nedenle tarama amacı ile çektirilen mamografiler de kanser riskini arttırmaktadır. Bu şekilde kitlesel ve çok sık yaptırılan mamografilerin de engellenmesi gerekir.

Bu şekilde tüm toplumun kitle olarak radyasyona maruz bırakılması konusunda radyasyonun zararını çok iyi bilen kesimler susmaktadır. Projektör nükleer santrallere tutulmaktadır. Nükleer santraller atom bombası patlatılarak enerji üretilen santraller değildir. Kontrollü nükleer enerji temini ile su ısıtılmakta ve bu sıcak su ile santraller çalıştırılmaktadır. Dışarıya bir radyasyon yayılması söz konusu değildir. Atıkları de şehirleri çevreleyen çöp dağları gibi önemli bir sağlık sorunu oluşturmaz. Tomografi örneğinde olduğu gibi bu atıklara maruz kalarak radyasyon alan kitlelerden bahsedilmemektedir. Bu atıklar cama çevrilerek okyanus derinliğine atılmakta veya kurşunla korunan depolarda saklanabilmektedir.

Nükleer reaktörlerin en önemli sakıncası ise bu maddelerin de fosil yakıtlar gibi neticede yenilenebilen ve tükenebilecek bir kaynağa bağlı olmalarıdır. Sonsuz bir enerji kaynağı değillerdir. Eğer sürekli yakıt temin edilebilseydi en ideal enerji kaynağı olurlardı.

Türkiye’de nükleer enerji meselesi iki açıdan ele alınmalı: 1) Siyasi iktidarlar bu enerjiye elde edecekleri rant açısından yaklaşmaktadırlar. Özellikle yabancı nükleer kartellere bu imkânların sağlanması ile elde edilecek rüşvetler ve rant çok önemlidir. Benzer bir mantık doğal gazda kullanılmış ve bu şekilde elde edilen pahalı enerji alınması için hidroelektrik santraller devre dışı bırakılmıştır. Daha önce yapılan nükleer enerji santrali ihalesi bu iş için hemen her firmaya mavi boncuk verilmesi ve rüşvet alınması nedeniyle iptal edilmişti. Verilen rüşvetler daha sonra devlet kesesinden geri ödenmiştir. Bugün de böyle bir konunun gündeme gelmesi gene rant meselesi iledir. Ama bu rant diğer santraller için de söz konusudur. 2) Türkiye nükleer santral yapmalı ve sahip olmalı mı? Evet. Türkiye atom bombası da yapmalıdır. Çünkü Bush, geçenlerde İran’a saldırıya karşı çıktığı için Rusya’yı nükleer savaşla tehdit etmiştir. Sömürgeci, işgalci ve saldırgan ABD göz dağı vermek için sırf gösteriş ve hava olsun diye bu bombayı kullanmıştır ve tekrar kullanabilir. Türkiye nükleer santralleri öncelikle bu teknolojiyi öğrenmek için ve kendi gücü ile kurmalıdır. Fakat bu yöntem Türkiye’de temel enerji temin yöntemi olmamalıdır. Çünkü hidroelektrik imkânlar tam olarak kullanılmamıştır. 3) Nükleer enerji santralleri konusu Türkiye’de ne tıbbi açıdan ne de stratejik açıdan çok önemli bir konu değildir. Bizim bugün sömürgeci işgal, savaş ve parçalanmadan kurtulma sorunumuz var. Bu da kısaca AB ve ABD hegemonyasından kurtulma olarak ifade edilebilir.

Nükleer enerji üretimi dünyada yasaklanmış ve aforoz edilmiş bir enerji üretim yöntemi değildir. Sömürgeci ülkelerin hepsinde bu santraller vardır. Bu ülkelerde Yeşil Barış gibi CIA’nın kontrolündeki bazı örgütler nükleer enerjilere karşı çıkmamakta ve çevreci enerji diyerek bunu savunmaktadırlar. Aynı örgütler Türkiye’de buna şiddetle karşı çıkmaktadırlar. İsrail’de de nükleer santraller ve 400’ün üstünde atom bombaları vardır. İsrail bu konuda hiçbir uluslar arası kontrol ve anlaşmayı da imzalamamıştır.** ABD ve AB ülkeleri, bu teknolojiye kendileri ve izin verdikleri ülkelerden başka ülkelerin sahip olmasını istememektedir. Bu açıdan baktığımızda nükleer santral ve teknolojiye sahip olmayı savunmanın dahi anti-emperyalizm olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan İran’ın Venezüella’nın nükleer teknolojiye sahip olması hakkını ve çalışmalarını desteklemek gerekmektedir.

  • Bernard L. Cohen: Çok Geç Olmadan. Tubitak yayınları.
  • Yılmaz Dikbaş: İsrail’in Nükleer Cephaneliği. Asya Şafak Yayınları. 2006.

20.11.2007

GATS ANLAŞMASI KAPSAMINDA BULUNAN HİZMET SEKTÖRLERİNİN SINIFLANDIRILMIŞ LİSTESİ

GATS ANLAŞMASI KAPSAMINDA BULUNAN HİZMET SEKTÖRLERİNİN SINIFLANDIRILMIŞ LİSTESİ Çeviri: Selim Yılmaz Aşağıdaki sınıflandırma 1994...