Sosyal güvenlik kurumları, başhekimler eliyle soyuluyor


Op. Dr. İrfan Dönmez
Ben söylesem kimse inanmazdı. Akademi Tıp Merkezi Başhekimi Opr. Dr. İrfan Dönmez'i bu haber ve cesareti nedeni ile kutluyorum.

http://www.halkgazetesi.com.tr/news_detail.php?id=7789

28 Kasım 2007 Çarşamba 12:56

DEVLET'İ DEVLET SOYUYOR!

Devlet hastanelerinde bazı başhekimlerin, döner sermayeyi artırmak için doktorlara "Fazla tetkik isteyin" talimatı verdiğini öne süren Akademi Tıp Merkezi Başhekimi Opr. Dr. İrfan Dönmez, "Sosyal güvenlik kurumları, başhekimler eliyle soyuluyor" dedi

AK Partili İl Genel Meclisi Üyesi Fikri Ayçil'in "Bizzat benden istediler" diyerek yeniden gündeme getirdiği 'bıçak parası' tartışmaları, AK Parti Milletvekili Suat Kılıç'ın yaptığı "Bıçak parası doktorun hastasına yaptığı ahlaksız tekliftir” açıklamalarıyla daha da alevlendi. 'Bıçak parası' tartışmalarına en ilginç yaklaşım ise Akademi Tıp Merkezi Başhekimi Opr. Dr. İrfan Dönmez'den geldi. Dönmez, "Sağlıkta bir soygun varsa; bu, sosyal güvenlik kuruluşlarının soyulmasıdır. Bu kuruluşların soyulmalarının en büyük sorumlusu da devlet ve üniversite hastaneleridir" diye konuştu.

BIÇAK PARASI=RÜŞVET

Doktorların bugüne kadar diğer devlet memurlarından ayrıcalıklı olarak hem kamudahem de özel sektörde çalışma hakkına sahip olduğunu hatırlatan Dönmez, hükümetin çıkardığı performans sistemiyle bazı doktorların muayenehanelerini kapattığını, bazılarının ise hala açık olduğunu söyledi. Dönmez, doktorların hastaneden yaptıkları işin karşılığı olarak maaş+ döner sermaye primi aldıklarını, doktorların ceplerine maaş+pirim olarak ayda en çok 6 bin YTL tutarında para girdiğini ifade ederek, "Bu parayı azımsayanlar hala hastalardan bıçak parası istemeye devam ediyorlar. Muayenehanesi olanlar da hala özel muayenelerinde de çalışmaya devam ediyor. Muayeneler kapanırsa bu iş bitecek mi, bitmeyecek." açıklamasını yaptı. Dönmez, bıçak parasının tam adının rüşvet olduğunu, bazı kamu kurumlarında rüşvet alan memurlar olabildiği gibi doktorlar arasında da az da olsa bıçak parası adı altında rüşvet talep edenl.erin olabileceğini kaydetti.

DOKTORLAR MECBUR KALIYOR

Bıçak parası alan doktorların, işini namusu ve şerefiyle yapan doktorları da lekelendiğinin altını çizen Dönmez,"Halk, bütün doktorları da 'bıçak parası isteyen' zannediyor. Bir kaç kişi yüzünden doktorlar, prestij ve saygınlık kaybediyor. Hasta- hekim ilişkisi bozuluyor." dedi. Başlatılan sağlıkta reform dönüşümünün, parça parça uygulamaya konulmak istenmesinin de bu tür sorunların ortaya çıkmasına neden olduğunu savunan Akademi Tıp Merkezi Başhekimi Opr. Dr. İrfan Dönmez, işin felsefesine girmeden, sistemi çıkan sorunları düzülte düzelte devam etme isteğinin, işin odağına doktorun konulmasına neden olduğunu ve sağlıklı bir finansal yapılanma gerçekleştirilemediği için, sistemden kaynaklanan yanlışlar nedeniyle de doktorun 'bıçak parasına' mecbur bırakıldığını ileri sürdü.

KAMU, SGK'LARINI SOYUYOR

Dönmez, 'Bıçak parası' dışında sağlıkta yaşanan bir başka sorunun da sosyal güvenlik kuruluşlarının, yine devlet sağlık kuruluşları eliyle adeta soyulması olduğunu öne sürdü.

Döner sermayenin daha çok kazanması ve doktorlara dağıtılan performans ücretinin yükselmesi için yapmadığı ameliyatı yapmış gibi gösteren doktorların da olduğunu iddia eden Dönmez şunları söyledi: "Devlet Hastanelerinde döner sermaye primlerini artırmak için doktorlara -fazla tetkik isteyin- diye talimat veren başhekimler var. Şuanda hasta başına ödeme uygulaması çıksa da yine de var. Özellikle bütün tetkiklerin parasının ödendiği dönemde, bütün Türkiye'de başhekimler bu talimatları verdiler. Hatta gerek olmasa dahi ameliyattan çıkan her hastayı yoğun bakımda yatırılması talimatı bile verdiler. Sağlıkta bir soygun varsa, sosyal güvenlik kuruluşlarının soyulmasıdır. Bunun en büyük sorumlusu da devlet ve üniversite hastaneleridir. Kamu hastanelerinin bütçeleri ve döner sermayeden elde ettikleri gelirler incelensin, bu gerçek net olarak görülecektir. Özel sağlık sektörüne hiç kimsenin çamur atmaya hakkı yok. Zaten bütün pastadan elde ettikleri pay yüzde 4'dür. Gerçek soygunu, devlet hastaneleri ve üniversite hastaneleri yapmıştır. Türkiye’de 52 tane üniversite hastanesi, bin 200 Devlet hastanesi var, karşılıklı döner sermayelerini toplayın birbirine eşittir. 10 milyar dolarlık sağlık harcamaları, 30 milyar dolara çıktı nasıl çıktı?"

HIFZISIHHA'DA GEREKSİZ TETKİK YAPILIYOR

Akademi Tıp Merkezi Başhekimi Opr. Dr. İrfan Dönmez çarpıcı iddialarından, Hıfzısıhha Laboratuarı da nasibini aldı. Dönmez, herhangi bir kişinin Hıfzısıhha Laboratuarı'na gittiğinde, gerek olmadığı halde çok sayıda tetkik yapıldığını öne sürdü. "Sağlık İl Müdürümüz Sayın Kasapoğlu, ondan önceki il müdürümüz bunu gayet iyi bilir. Hepsinin bende dilekçeleri var." diyen Dönmez, Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü'ne, Hıfzısıhha Genel Müdürlüğü'ne durumu aktaran dilekçeler gönderildiğini kaydetti. "Neden gereksiz yere tetkikler yapılıyor?" diye soran Dönmez,kendi sorusunun yanıtını da,"Çünkü Hıfzısıhha’da tahlil yapılınca oradakiler para kazanacak. Ne kadar çok tahlil yapılırsa, o kadar çok para alacaklar. Emekli bir hasta kan şekerine baktırmak için Hıfzısıhha Laboratuarı'na gidiyor. Sağlık cüzdanını alıp, hastaya gereksiz bir sürü tetkik yapıyorlar. Bu tetkiklerin parasını da sosyal güvenlik kurumlarından alıyorlar. Üstelik bu tetkikleri bir doktor talibi olmadan yapıyorlar. Orada hasta muayene edilmiyor, hasta muayene etmeden tetkik istenebilir mi? Buna mani olmuyorlar ve sağlık sektöründe sosyal güvenlik kurumları böyle soyuluyor. Yani Devleti, devletin kurumları soyuyor." ifadesiyle verdi.

HOCA MUAYENESİ DE BIÇAK PARASI DEĞİL Mİ?

Hastane başhekimlerinin eliyle sosyal güvenlik kurumlarının soyulduğunu öne süren Dönmez, doktorların hastalardan istediklere paranın devede kulak kaldığını kaydetti. Bıçak parası isteyen doktorların tek tek temizlenebileceğini ancak bunu yapabilmek için önce devletin kendi içini temizlemesi gerektiğini öne süren Dönmez, "Üniversite hastanelerine bir bakılsın. Hastaların üzerine ilaç yazıyorlar ve o ilaçlarla araştırma yapıyoruz diye başka hastada kullanıyorlar. Üniversite hastanelerinde özel muayene nedir? Üniversite hastanesinde tomografi çektirebilmek için 3 ay randevu veriyorlar. Ancak hocaya özel muayene olan bir hastanın tomoğrafisi hemen çekilir. Oysa; cihaz,hoca, teknisyen hepsi aynı. Hepsinin de devletten aldığı bir maaş var. Şimdi bunun adı da bıçak parası olmuyor mu? Üniversite hastanelerinde, hocaların aldığı paraların adına ne denilmeli?"şeklinde konuştu.

Yaprak KOÇER
http://www.halkgazetesi.com.tr/news_detail.php?id=7789


TTB ve DİĞER KİTLE ÖRGÜTLERİ NEDEN AB SİYASETLERİNİ ve TERÖRİSTLERİ DESTEKLİYOR

FİNCANCI YAZISI MÜNASEBETİ İLE

Çatışma Ölümlerinde Otopsi Zorunluluk

Çatışmada öldürülenlerin kırsal alanda gömülmesini değerlendiren Prof. Dr. Fincancı, Mutlaka otopsi gerekiyor. Merkezde ve adli tıp uzmanlarınca yapılmalı. Türkiye AİHM'de mahkum olabilir; İHD'den Alataş, Şüpheli ölümler nasıl ortaya çıkacak dedi.

BİA Haber Merkezi – İstanbul 18 Nisan 2006, Salı

Hükümet, operasyonlarda öldürülen PKK militanlarının cenazelerini öldürüldükleri yerde gömme uygulamasına ilk olarak Şırnak'ta başladı.

Ancak, bianet'in görüştüğü Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, bu uygulamanın uluslararası hukukun ihlali olduğunu, Türkiye'nin bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) mahkum olabileceğini söyledi.

İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Yusuf Alataş da, uygulamanın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (AİHS) aykırı olmasının yanı sıra, "Ülkenin bütünlüğüne vurulabilecek en büyük darbelerden biri olduğunu" söyledi.

İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı'nın eski başkanı Fincancı, çatışmalardaki her ölümde mutlaka otopsi yapılması gerektiğini belirtti.

"Kişi çatışmada mı öldürüldü, kaçarken mi vuruldu, yakalandıktan sonra işkencede mi öldü gibi soruların yanıtı ancak otopsiyle bulunabilir. Uluslararası çatışma-kurallarının ihlali söz konusuysa, bu ancak otopsiyle açığa çıkabilir."
http://www.info-turk.be/332.htm

13.11.2007 SIRADAN BİR HABER: “Şırnak’ta teröristlerle güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada 1.’i üsteğmen 4 asker şehit oldu.”

TTB ve DİĞER KİTLE ÖRGÜTLERİ NEDEN AB

SİYASETLERİNİ VE TERÖRİSTLERİ DESTEKLİYOR

TTB, diğer meslek Örgütlerimiz ve demokratik kitle örgütleri yıllarca Şebnem Fincancı gibi düşünmekte veya farklı düşünüyorsa da MHP’li, ırkçı, militarist, faşist ve Kemalist gibi bilinmekten korktukları için fikirlerini gizleyerek kendilerini bu şekilde ifade etmeye çalışmaktadırlar. Bu şekilde ABD ve AB emperyalizminin devşirdiği ve etkilediği kişiler gibi düşünmeye alışan kişiler çevrelerine kendilerinin modern ve medeni olduklarını da göstermiş olurlar.

Emperyalizm sadece özelleştirme yöntemi ile Türkiye’nin bütün kamu iktisadi teşekküllerini, madenlerini, bankalarını, topraklarını, basın ve medyasını, üniversitelerini ele geçirmemiş insanların düşüncelerini de egemenliği altına almıştır. Önder ve etkili konumdaki bir çok kişi ve bir çok üniversite öğretim üyeleri, AB’den gönderilen fon adı altında verilen paralarla devşirilmişlerdir. Biz bu tip üniversitelerde görevli devşirilmiş öğretim üyelerine Erasmus Profesörü diyoruz. Daha önce yabancı devlet ve kuruluşlardan para alarak onların memurluğunu yapan kişilere “ajan, etki ajanı veya casus” denmekteydi. Vatana ihanetin suç olmaktan çıkarılmasında olduğu gibi yapancı devletlerden para almak ve onların hesabına çalışmak ta suç olmaktan çıkmıştır. Bu şekilde para almak ve çalışmak geçerli mevzuata göre meşru gözükmektedir. Bir cezası yoktur. “Ayrıca siz para almazsanız başkası bu paraları alır ve çalışır; ya da bu paralar geri gider; yazık değil mi?.” Demektedirler. Bu mantıkla halkımızın ne yazık ki ulusalcı, bağımsızlıkçı, AB karşıtı ve devrimci bildiği bir takım çevreler de böyle para almayı meşru, savunulabilir ve onurlu bir davranış olarak görmüşler ve savunmuşlardır. (ADD, ÇYDD gibi.)

TTB gibi kitle örgütleri ve diğer örgüt ve sendikaların yöneticileri kendilerinin insan hakları, AB ve medeniyeti savunmalarına rağmen, mevcut iktidarların insan haklarını ve medeniyeti savunmadıklarını, ırkçılık ve milliyetçilik yaptıklarını ve PKK ve diğer bölücü ve terörist örgütlerle mücadele ettiğini ve savaştığını iddi etmekte ve kendilerinin faşist devlete karşı sivil demokratik bir muhalefet yaptıklarını savunmaktadırlar. Bu mantıkla TTB ve diğer kitle örgütleri, açıkça bölücü terör örgütü PKK’yı savundukları gibi diğer alanlarda da AB projelerine destek çıkmaktadırlar. TTB kongreleri tıbbi konuların tartışıldığı kongreler olacağına bölücü örgütün propagandasının yapıldığı kongrelere dönüşmüştür. Bu duruma tabip odalarımız ve hekim kitlemizden hiçbir tepki gelmemiştir. Çünkü tepki gösterirlerse ırkçı, şoven ve MHP’li gibi tanınacaklarından korkmaktadırlar.

Bu tabloda gözden kaçan bir durum vardır. AB ve ABD emperyalistleri demokratik kitle örgütleri, sendika ve meslek örgütlerini, üniversite öğretim üyelerini devşirdiği ve kendisine memur yaptığı gibi, siyasi partileri, hükümetleri ve devletin diğer kuruluşlarını çok daha önceden devşirmiş ve emri altına almıştır. Türkiye hükümetleri, devleti ve diğer kurumları da aynen bu kitle örgütleri yöneticileri ve Erasmus Profesörleri gibi dışarıdan gelen emir ve talimatlarla yönetilmektedir. Mecliste hangi yasaların çıkarılacağı ve hangi reform ve düzenlemelerin yapılacağı (uyuma yasaları, AB müktesebatı gibi) bu ülkelerde hazırlanmakta ve bizim meclisimize sadece bunları onaylamak kalmaktadır. TBBM, -daha girmeden :) -bir nevi Avrupa Parlamentosu’na dönüşmüştür. Artık kendi iradesi ile kanun yapamamaktadır. Atanmış kişilerden oluşan AB konseyinden gelen kanun ve emirleri onaylamaktadır. AB’de de parlamentonun yasa yapma ve yürütme üzerinde hiçbir yetkisi yoktur. Atanmışlardan oluşan AB Konseyinin önüne getirdiği belgeleri onaylama merciidir. Göstermelik bir parlamentodur. Ülkenin ekonomisi Gümrük Birliği ve İMF ile dışarıya bağlanmıştır. Bütçeyi onlar yapmaktadır. Ya da onların istediği gibi yapacağımızı bir niyet mektubu ile sanki kendi irademizle yapmış gibi onlara sunmaktayız. Şüphesiz bu niyet mektuplarının virgülleri dahi onlar tarafından yazılmaktadır. Hukukumuz AB İnsan hakları mahkemesi ile onların kontrolüne girmiştir. TC hükümeti ve siyasi partileri de aynen devşirilen kitle örgütleri yöneticileri ve üniversite öğretim üyeleri gibi kendilerine verilen görevleri yapmaktadır.

Sadece devşirilen kişilerin değil toplumun bilinci ve düşünce yapısı da bozulmuştur. Şizofrenide olduğu gibi gerçeklik algılaması kalmamıştır. Yukarıdaki gerçeğin aksine onlar farklı siyasi partileri desteklediklerini sanmaktadırlar. Bu partilerin bir kısmı CHP, DSP gibi sol partilerdir, veya MHP gibi milliyetçi partilerdir, ya da AKP, DY, ANAP gibi merkez veya liberal partilerdir. CHP ve DSP’yi savunan ve oy veren kitleler bu partilerin Atatürkçü, bağımsızlıkçı, ABD ve AB’ye kısmen karşı, laik ve ulusalcı olduğunu sanmaktadırlar. MHP’yi savunan ve oy veren kitleler de bu partinin milliyetçi, PKK’ya karşı, ulusalcı bir parti olduğunu sanmaktadır. Toplum kitle örgütlerinde olduğu gibi partilere de kendi inancına göre bir sıfat yüklemiştir. Toplum açısından bu partilerin gerçek durumları, AB ve ABD için neler yaptıkları, nereden yönetildikleri önemli değildir. Bütün partilerin Türkiye aleyhine icraatları sayılamayacak kadar çoktur. Biz burada partilerin bu davranışlarını bazı kilit örneklerle açıklayalım:

Herkes MHP’yi milliyetçi, Kürtçülüğe ve PKK’ya karşı olarak bilinir. Halbuki MHP önce kuvvetli bir AB taraftarı partidir. AB’nin bütün projelerini ve kararlarını savunmuş ve kendisinden bu mayanda istenilen görevleri yerine getirmiştir. Kürtçülük AB’ciliğin olmazsa olmaz bir kuralıdır.

İdam cezası ve Öcalan’ın idam cezası MHP tarafından kaldırılmıştır. AKP’ ye iktidar yolunu açacak bir erkem seçime gidilmesi için idam cezasının kaldırılmasına razı olmuş ve bu yasanın meclise gelmesine sebep olmuştur. Meclisten bu yasanın silme çoğunlukla çıkacağı açıktı ve nitekim öyle olmuştur. Görüldüğü gibi idam cezasına sadece TTB karşı çıkmamaktadır. MHP daha fazlasını yapmış, Apo’nun kellesini kurtarmıştır.

MHP ne kendisinden önce ne de daha sonra AB parlamentosu tarafından alınan kararlara karşı çıkmamıştır. Bu kararlarda Ermeni soykırımının kabul edilmesi, Kıbrıs’ın Rumlara verilmesi, Dicle Fırat arası bölgenin egemenliğinin devredilmesi, Türk hükümetinin PKK önderleri ile masaya oturması, İstanbul’da egemen Ortodoks din devletinin kurulması da vardır. MHP Türk halkının Hıristiyanlaştırma faaliyetlerine olanak veren misyonerlik faaliyetlerinin serbestleştirilmesine de karşı çıkmamaktadır. Bütün bunlar AB taraftarlığının gereğidir. Eleştirileri olabilir. Neticeye bakmak gerekir.

MHP, Türkçü ve milliyetçi olarak bilinen ABD ve bazı AB ülkelerinin Irak’a yaptığı saldırı, işgal ve soykırıma ses çıkarmadığı gibi Telafer’deki soydaşlarımızın ABD jetlerince acımasızca bombalanarak katledilmesine de ses çıkarmamıştır. Bir AB ve ABD partisi olan MHP, sadece PKK projelerini desteklemesi bir yana Türk düşmanlığı konusunda da TTB ve diğer kitle örgütü ve sendikalarından daha geride değildir. Bütün AB proje ve taleplerini savunmaktadır. Sadece tabanı ve karşıtları MHP’yi böyle milliyetçi ve kısmen ulusalcı bir parti sanmaktadır. Kısaca TTB yöneticileri veya onlara muhalif bazı kişilerin MHP’li gibi görünmekten korkmaları anlamsızdır. Çünkü bu parti yönetimi de kendileri gibi düşünmektedir.

Kemal Derviş olayı konusunda partilerin ve halkın tutum ve davranışları: Emperyalistler her dediklerini yapsa ve kendisine sadakatle hizmet etse dahi bazen rolleri değiştirebilir ve kendisine körü körüne de olsa bağlı olan hükümetleri de bozabilir. Vefa ve minnet duygusu yoktur. Çıkarılan yapay krizlerle ve dolaplarla kendi kurdurduğu bir hükümeti devirip bir diğerini iktidara geçirerek bu arada kendi çıkarlarına büyük ve toplu tavizleri elde ederler. ABD bu şekilde oluşturduğu bir kriz sonucunda Kemal Derviş’i Türkiye’ye göndermiştir. Ecevit ve başkanlığındaki hükümet büyük ve ulu bir kişi olan K. Derviş’in ABD tarafından görevlendirilmediğini kendilerinin onu çağırdığını söyleyerek bu onursuz durumdan kendisini kurtarmaya çalışırken, dostları olan ABD yöneticileri K. Derviş’i kendilerinin gönderdiğini ve görevlendirdiklerini ve söyleyerek onu yalancı çıkarmışlardır. Kemal Derviş daha gelmeden sözüm ona emrine gireceği TC Hükümeti ve meclisine emir vererek Türkiye aleyhine 15 yasanın kendisi gelmeden çıkarılmasını yoksa gelmeyeceğini söyleyerek tehdit etmiştir. Bu krizin en büyük mükafatı bu yasaların bu hızda çıkarılmasıdır. Hükümet ve meclis K. Derviş’in emrini harfiyen yerine getirmiş ve hükümet hacı bekler gibi O’nu beklemiştir. O gelmeden bütçeyi yapamamıştır. Burada bundan daha önemli bir ayrıntı daha vardır. Bu şekilde bir ABD vatandaşı atanma yolu ile TC hükümetine bakan yapılmış ve Türkiye’de sadece Bahçeli ve Yılmaz değil Cumhurbaşkanlığı ve diğer devlet makamları da bu duruma karşı çıkmamıştır. Türkiye’de bundan başka Yugoslavya’’dan ve SSCB’den çıkarılan devletlerde olduğu gibi ABD vatandaşı kişiler başbakanlık, bakanlık yapabilmektedir. Bundan da rahatsızlık duyan yoktur. (Burada Siyasi Partiler Kanununun 79 uncu maddesinin (c) bendini tekrar okumakta yarar vardır) İşin daha komik tarafı yalanarak yalvararak getirilen K. Derviş Ecevit’e de sadık kalmamış ve bu kişi bu özellikleri bilinerek CHP ve Baykal yönetimi tarafından havada kapışılmıştır. Şuurunu kaybeden bir kısım seçmen de solculuk, Atatürkçülük, laiklik ve ulusalcılık adı altında bu partiye ve K. Derviş’e oy vermiştir.

Tahkim yasası ve Dünya Ticaret Örgütü ile imzalanan bağımsızlığımızı tehlikeye sokan bir çok yasa ve anlaşma da B. Ecevit tarafından imzalanmıştır.

Bölücü ve terörist partilerin kapatılmasının engellenmesi yolu ile PKK’ya serbest siyaset yapma imkânını ve bu şekilde bu örgütün yasal kanadı ile bir çok belediyede iktidar olmasını ve meclise girmesini sağlayan da gene Bahçeli-Yılmaz ve Ecevit hükümetidir. Bugün bir çok kişi meclisteki bu parti mensuplarını ve davranışlarını eleştirirken bunlara bu imkânı kimin sağladığını söylemekten özellikle kaçınmaktadır.

Solcu ve milliyetçi partiler de kendi iktidarları döneminde bir ABD projesi olan Kuzey Irakta kurulan Kukla Kürt devletinin kurulmasına ve buna imkan sağlayan Çekiç Güce destek vermiştir.

Türkiye hükümetleri ve devleti “İkiz İhanet Yasaları” dediğimiz yasaları da kabul ederek Türkiye devletinin parçalanması için gerekli olan mevzuatı da kabul etmişlerdir. Bu şekilde bir parti veya grubun TC’ni parçalaması da suç olmaktan çıkmıştır. PKK ve meclisteki partisini bu nedenle bölücülük nedeniyle kapatmak artık mümkün değildir. Kendilerini “Memleketi bölmek suç değil; siz bunu zaten anlaşmalarla da kabul ettiniz ve bu hakkı bize tanıdınız. Biz yasal hakkımızı kullanıyoruz. ” Deseler kim ne diyebilir. Arazi (TC) imara (parçalanmaya) açılmış olup sıra parselasyona kalmıştır. Bu anlaşmayı sözde Atatürkçü (Bu nasıl Atatürkçülük? Vahdettinci desek daha mı doğru olur acaba) CHP de firesiz imzalamıştır. Meclis dışındaki bahsettiğimiz diğer partiler de ses çıkarmamışlardır. Kısaca Türkiye Cumhuriyetinin parçalanması veya AB projesi adı altında sindirilmesi ve öğütülmesi, Türkiye’de kukla bir Kürt ve Ermeni devleti kurulması, Kıbrıs’ın verilmesi devlet kurumları ve siyasi partilerce desteklenen bir proje’dir. Onlar da aynı dava için çalışmaktadırlar.

Yönetimde olanlar AB organlarında ve papa heykeli dibinde verilen bütün görev ve kararları kabul ettikleri halde, halka durumu farklı göstermek istemektedirler. Aslında onlar, her zaman halka kendilerini farklı da göstermeye çalışmıyorlar. Görüşlerini açıkça söylüyorlar; fakat halk bunların başka bir şeyi söylediğini sanıyor veya onların sözlerini kendi görmek istediği gibi yorumluyor. Halkımız bu olayları her gece izlediği TV dizileri kadar önemsemiyor.

TBMM’de AB ve ABD’ye karşı tek bir milletvekili yoktur. Daha ilginci daha önce de olmamıştır.

Devşirilen bazı aydın ve kitle örgütü yöneticileri gibi siyasi partiler ve hükümetler de ABD ve AB’nin emrindedir. Hatta patronu (ABD, AB) referans alırsak bunların Barzani, Talabani ve Irak ve Afganistan’daki diğer kuklalarla aynı partiden, dost ve kardeş olduklarını da söyleyebiliriz. Burada bir çelişki yoktur.

Bugün hükümetler her gün artan PKK terörü ve gelen cenazeler karşısında çok aciz bir durumda olup tek çare olarak saldırıları bitirmeleri için PKK’nın meclisteki temsilcilerine yalvarmakta; onları yeminlerine sadık olmaya davet etmekte veya silahı bırakarak mücadelelerini mecliste ve siyasi olarak vermelerini istemektedir. Gelinen durum budur.

Türkiye’de solculuk, ulusalcılık, laiklik gibi kavramlar da anlam değiştirmiştir.

SOLCULUK olması gerektiği gibi emperyalizm ve kapitalizm karşıtlığı, tam bağımsızlık, ulusal egemenlik, halkın egemen olması gibi özelliklerini kaybetmiştir. Bugün kendisini solcu kabul eden partiler ve kişiler –ki Kemal Derviş de kendisini solcu olarak tanımlamaktaydı- ABD ve AB tarafından kendilerine verilen görevleri yapmayı, egemenliğin AB’ye devrini, Kürtçülük yapmayı, Ermeni soykırımı iddialarını kabul etmeyi, Kıbrıs’ın Rumlara verilmesini, emperyalist ve kapitalistlerin çıkarlarını ve egemenliğini savunmayı solculuk olarak kabul etmektedirler. Solcuların rahatsız olduğu bir kavram daha vardır: “Türklük.” Dünyadaki herhangi bir şahıs İngiliz, Rus, Yunanlı, Rum, Ermeni, Alman olabilir. Fakat Türk olamaz. Çünkü onlara göre Türk diye bir millet yoktur. Bir İngiliz’in ben İngiliz’im, Almanın Almanım demesi ırkçılık, milliyetçilik ve şovenizm değildir; fakat bir Türkün “ben Türküm” demesi ırkçılık, şovenizm ve milliyetçiliktir. Zaten emperyalist devletler Türk kelimesini hiç sevmemekte ve TC’ni hiçbir zaman içlerine sindirememektedir.

Türkiye’de sadece kitle örgütleri değil devlet ve hükümetler de ulusalcı değildir. AB bilindiği gibi bir devlet projesidir. AB, çekirdeğini bazı emperyalist ülkelerin daha doğrusu bu devletleri de yöneten oligarşinin yönettiği demokratik olmayan, bir sömürgeci bir devlet projesidir. Böyle bir devletin üyesi olmak demek üye olan devletin bağımsız bir devlet olma durumunun ortadan kalkması demektir. AB kontrolüne girince Türk bayrağı da inecektir.

LAİKLİK: Türkiye’de solcu, Atatürkçü ve bir dereceye kadar ulusalcı görünen veya halk veya karşıtları tarafından öyle kabul edilen siyasi partiler bağımsızlık dahil Kemalizm’in bütün ilkelerinden artık vazgeçmişlerdir. Fakat bunlar durmadan sadece “laiklik” konusunda fırtınalar koparmaktadırlar. “Laiklik” elden gitmektedir. Her şey elden gitmiş fakat ille de laiklik çok önemlidir. Bunların anladığı laiklik anlayışı bildiğimiz laiklik anlayışı değildir. Bunlar laikliği emperyalistlerini istediği şekilde İslamiyet karşıtlığı ve Müslümanlığa düşmanlık olarak algılamaktadır. Bunlar AB’ye girmeye de karşı değildirler. Çünkü AB laik ve medenidir.

Fakat girmeye çalıştıkları AB, laik ülkeler topluluğu değildir. AB anayasası Hıristiyanlığı ve kilisenin egemenliğini kabul ettiği gibi, Fransa hariç tutulacak olursa hiçbir AB ülkesinin kendi anayasası laik değildir. AB’ye girilecek olursa aleni olarak ezan okunamayacak ve diğer dini gelenekler uygulanamayacaktır. Meselâ, açıkta kurban kesilemeyecektir. Bu laik olduğunu söyleyen kesimler TC sınırları içinde Ortodoks bir Hıristiyan din devletinin kurulmasından rahatsız olmamaktadır. Bunlar İran’ı radikal dinci bir devlet gibi kabul etmekle birlikte daha radikal ve aynı zamanda ırkçı İsrail’den rahatsız olmamakta ve bu devleti laik bir devlet gibi kabul etmektedirler. Bu kesim ABD’nin “Haçlı seferi” olarak ilan ettiği Müslüman ülkeleri işgal ve saldırısını radikal dincilere ve İslamcı teröristlere karşı medeni ve laik bir müdahale gibi görmektedirler. Onların anladığı laiklik: dinlerin buluşması, kardeşliği; bu çerçevede Türk halkının Hıristiyanlaştırılması, Hıristiyan misyonerlik faaliyetlerinin desteklenmesi, her grup ve toplumun kendi dinini ve inancını yaşamasıdır. Bu kesim Hıristiyanlık ve Musevilik söz konusu olduğu zaman laikliği düşünmemekte ve savunmamaktadır. Zaten AB ve ABD tarafından Orta Doğu’da ABD ve İsrail’e karşı savaşan herkes radikal islâmcı ve terörist olarak kabul edilmektedir. Türkiye’de bütün siyasi partiler ve demokratik kitle örgütlerinin görüşü de budur. Ulusalcı görünen bazı gruplar da dinci olduğu için İran’ı radikal İslâmcı ve terörist devlet olarak kabul etmektedir. Hatta Bedri Baykam gibi bazıları İran’ı esas tehlike gibi göstermektedir. İslâmiyet, kapitalizm-emperyalizm gibi bir ekonomik sistem değildir. Müslüman toplumlar ve devletler ABD ve AB tarafından acımasızca sömürülen, işgal edilen ve parçalanan ülkelerdir. Bugün aynen Türkiye’de Türk olmak ve Türküm demek nasıl anti emperyalist bir duruşsa, Türkiye ve diğer Müslüman ülkelerde “müslümanım demek ve Müslümanlık” anti emperyalist bir duruştur. Batı nasıl Hıristiyanı, musevisi, dinsizi ile top yekûn kendisini “Yahudi ve Hıristiyan” olarak kabul ediyorsa (bütün AB liderleri, AB’nin Judeo-Christian zeminde kurulduğunu belirtmektedirlersözde laik AB taraftarları bu judeo-hırıstiyanlıktan rahasız olmuyor-), Türkiye’de inanan -inanmayan, Müslüman olan ve olmayan herkes, eğer AB ve ABD’nin saldırganlığı ve işgaline ve yaptıklarına karşı çıkıyorsa artık “Müslüman” olmak durumundadır. Artık ne müslümanlık ne de hristiyanlık sadece bir inanç sistemi değildir. Dinlerin işlevi de ekonomik sistemlere göre değişmektedir. Nitekim dinci, Müslüman gibi algılanan ve kabul edilen partilerin de AB’nin Yahudi ve Hıristiyan değerlerini kabul ettikleri görülmektedir. Emperyalizmle uzlaşırsanız onun dini ile de uzlaşmanız ve size önerdiği yeni Müslümanlığı (“Judeo-Christian”- ılımlı Müslümanlık) da kabul etmeniz kaçınılmazdır. Başka türlü Müslüman ülkelere ve Türk halkına ABD’nin saldırısını neden desteklediğinizi savunamazsınız. Onlar, misyonerlik faaliyetlerini serbest hale getirmiş ve haçlı saldırganların Müslüman Irak’a saldırması için elinden gelen yardımı yapmış ve yapmaktadır. Artık yahudi ve hıristiyanlarla birlikte ibadet ediyorlar.

Bülent Ecevit her ortamda ABD’nin ve Vatikan’ın emrindeki Fethullah Gülen’i savunarak laik olabilmektedir(?). B. Ecevit kendisi gibi emperyalistlerin hizmetinde olan Vahdettin’in de hain olmadığını savunabilmektedir. Esasen vatana hainlik suç olmaktan çıkarıldığı için bu yasaya göre her ikisi de zaten artık hain olamazlar.

Bülent Ecevit ve Erdal İnönü vefat ettiğinde bir çok kişi arkasından kanlı göz yaşları dökmüştür. TV’de konuşan bir vatandaş Atatürk’ten sonra en büyük liderin Ecevit olduğunu söylüyor. Halkımız ya Ecevit’i, İnönü’yü (her iki İnönü) bilmiyor ya da Atatürk’ü bilmiyor…Bu tür kişilerin arkasından ağlamayı ve kanlı gözyaşı akıtmayı Atatürkçülük sanıyor.

Türklüğe de aynı açıdan yaklaşmak gerekiyor. Bugün Türk olmak, İranlı olmak, Filistinli olmak, Iraklı olmak anti emperyalist olmak demektir. Emperyalizmin beşinci kolu veya kuklası-askeri olmak kimseye bir itibar kazandırmaz. Esasen diğer etnik gruplar gibi gerçekten Türk olan kendi aralarında da bir çok etnik gruba bölünmüş olan Türkiye Kürtlerinin de bu oyunu görerek AB ve ABD’nin kuklası ve askeri olmayı reddetmeleri gerekir. Dünyada tek bir etnik gruba veya ırka dayanan birdevlet mevcut değildir. Tıpkı Müslümanlık gibi bugün Türklük veya Türk olmak da artık anti emperyalizmdir. Çünkü AB’nin emrinde olanlar şu anda Türklüğe küfretmeyi ve aşağılamayı suç olmaktan çıkarmaya çalışmaktadırlar (Ceza Yasasının 301. maddesinin değiştirilmesi). Devşirilenler de kendileri Türk değil dünya vatandaşı, AB vatandaşı gibi görmektedir.

Peki bu kitle örgütlerinde hiç gerçek Müslüman ve ulusalcı kişiler yok mudur?

Kitle örgütlerinde bulunan ve kendisini “ulusalcı” olarak ifade eden kişiler de çoğu zaman ırkçı, faşist, şoven, sağcı ve MHP’li gibi görünmemek için, ister istemez bu devşirme gurupların arkasından gitmekte veya benzer görüşleri –nihai olarak- savunmaktadırlar. Bu nedenle bir siyasi akım haline gelememişlerdir ve onları kitle örgütlerinde etkin olarak görememekteyiz. Diğer Müslüman kesim de İslâmiyet’le hiçbir ilgisi olmayan Hıristiyan rahibe kıyafeti olan türban’ı savunacağım veya türbana karşı çıkarsam Müslüman gibi görünemem diyerek başka bir açıdan AB ve ABD’ci grupları desteklemek zorunda kalmaktadırlar.

TTB ve dolayısı ile Türk hekimlerinin büyük çoğunluğu bir emperyalist proje olan “sağlıkta dönüşüm projesi” karşısında sessiz kalmıştır. Bazı uygulamalarına muhalefet ediyor gibi görünerek projenin rahatça uygulamasına imkan verdikleri gibi, diğer AB ve ABD projelerini de desteklemişlerdir. Hekim kitlesinin gerçek durumu algılayamaması ve ilgisizliği nedeniyle TTB de diğer meslek örgütleri gibi tamamen Kürtçü, AB’ci ve “hepimiz Ermeniyiz” diyen kişilerin eline geçmiş gibi görünmektedir. Burada en büyük sorumluluk bu örgütlerin üyelerindedir. Tabip Odaları üyeleri de bu gerçeği görerek bulundukları makamı ve kimin değirmenine su taşıdıklarını gözden geçirmek zorundadır. Halkımıza, aydınlara ve hekimlere düşen en önemli görev –ister titreyerek, ister titremeyerek olsun- kendine gelmek, gönüllü olarak kendilerinin devşirilmesine karşı çıkmaktır. Aksi takdirde her gün değişmeyen şehit haberleri ile birlikte Şebnem Fincancı gibi kişilerin bizi rahatsız eden ve aşağılayan bu tür konuşmalarını daha çok duyarız.

13.11.2007

1 HARCAYIP 10 GÖSTERDİLER -tv8 10.7.2007

1 HARCAYIP 10 GÖSTERDİLER

Maliye Bakanlığı Muhasebat Kontrolörlerinin incelemeleri, sağlık sektöründe çok sayıda suistimal olayı yaşandığını ve bu şekilde devletten yüksek tutarlarda fazladan para alındığını ya da istendiğini ortaya koydu.

Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürü Ömer Duman'dan edinilen bilgiye göre, Muhasebat Kontrolörlerinin 2006 yılındaki inceleme ve soruşturma faaliyetleri sonucunda, sağlık alanında çok sayıda hukuka aykırı işlem ve kamu zararı tespit edildi.

Söz konusu inceleme ve soruşturmaların ardından sağlık sektöründe devleti zarara uğratan işlemler bir rapor haline getirildi. Bu raporda 171 değişik suistimal olayına yer verildi.

Sağlık Bakanlığının da bilgilendirildiği hukuka aykırı işlemler arasında ilk sırayı, ''verilmeyen sağlık hizmetlerinin faturalandırılarak devletin zarara uğratılması'' aldı.

Aynı şekilde ''sağlık giderlerinin mevcut tutarlardan fazla yazılması, paket fiyat içinde yer alan bazı sağlık hizmetleri için ayrıca sarf malzemesi faturası düzenlenmesi ve ilaç faturalarının şişirilmesi'' de sıkça başvurulan usulsüz işlemler olarak belirlendi.

-ŞİŞEN FATURALARIN FATURASI DEVLETE ÇIKIYOR-

Muhasebat Genel Müdürü Ömer Duman, kontrolörlerin sağlık sektörü ile devlet bütçesinden harcama yapılan diğer alanlardaki işlemlerle ilgili denetimlerinin artarak devam edeceğini bildirdi.

Muhasebat Kontrolörlerinin 2006 yılında sadece sağlık sektöründeki inceleme ve soruşturmaları sonucunda ortaya çıkan suistimal olaylarının bir bölümü şöyle:

-Sadece 1 hastanın 213,16 YTL tutarındaki tedavi gideri 1.966,47 YTL fazlası ile devlete 2 bin 179,63 YTL olarak fatura edildi.

-Hasta yatış gününden fazla yatak ücreti fatura ediliyor.

-Sevk kağıdında memurun kadro derecesi yazılı olmadığı halde, hasta ortopedi kliniğinde 5 gün 1. sınıf banyolu tek yataklı odada yatırıldı gösterilerek, birinci sınıf oda farkı alındı.

-Bazı faturalarda paket fiyat uygulamasına dahil işlemler de ayrıca faturalandırılıyor.

-Tanıya dayalı paket fiyat uygulaması yapılan hemodiyaliz hastalarında, mutat laboratuvar işlemleri ile yatak ücretleri faturalandırılarak, yersiz tahakkuk yapılıyor.

-Refakatçi ücretleri, Bütçe Uygulama Talimatıyla belirlenen fiyatları aşacak şekilde fatura ediliyor.

-İnravenöz ilaç infüzyonu hizmeti, nebülazatör ve ilaç uygulamaları, sınırları aşacak şekilde günde 1 adetten çok ve yatış gününden fazla faturalandırılıyor.

-Büyük yara pansumanı hizmeti, A grubu ameliyat ve benzeri yaralar dışındaki işlemlere fatura ediliyor.

-Yara pansumanı ve diğer ameliyat ve yaralardaki pansuman hizmeti, hastanın yattığı gün sayısını aşacak şekilde faturaya yazılıyor.

-Ameliyat ve benzeri yaralar bulunmamasına rağmen, pansuman işleminde küçük yara pansumanı, büyük yara pansumanı olarak gösteriliyor.

-İLACA SAĞLIK KURUMU ZAMMI-

-İlaçlarda, ithalatçı ve eczacı indirimleri uygulanmadığı gibi mevcut fiyat üzerinde bir fiyatla fatura ediliyor.

-Yatarak tedavilerde kullanılan ve hastane eczanelerinden temin edilen ilaçlar da indirim uygulanmadan fatura ediliyor.

-Faturalarda yer alan ilaç fiyatları, reçete tarihinde geçerli olan fiyatlardan fazla oluyor.

-Yoğun bakım hizmetinin fatura edildiği durumlarda, fatura edilmemesi gereken bazı hizmetler de yoğun bakım hizmeti ile birlikte ayrıca fatura ediliyor.

-Faturalarda fatura edilmemesi gereken tetkikler de yer alıyor.

-Yeni doğan bebeklerin vücut temizliği, doğum faturasında bulunmasına rağmen, göbek bakımı için ayrıca küçük pansuman adı altında fatura düzenleniyor.

-Psikiyatrik değerlendirmeler de normal poliklinik ücreti ile birlikte faturalandırılıyor.

-Yoğun bakımda yatan hastalara, fazladan moniterizasyon, oksijen inhalasyon ve nebulazatör ile ilaç işlemleri fatura ediliyor.

-Yatan hasta faturalarında işlemler fazla fiyatlandırılıyor.

-Diyaliz tedavisi gören hastalara, hemodiyaliz tedavisinden ayrı olarak kullanılan malzeme ve ilaçlar tahakkuk ettirilerek, devletten fazla tahsilat yapılıyor.

-Yoğun bakımda ücretlendirildiği halde, moniterizasyon ve oksijen tedavisi ücreti ayrıca tahakkuk ettiriliyor.

-Yoğun bakım ücretleri, fazla tahakkuk ettiriliyor.

-Yatılan gün sayısı ve saatini aşan faturalar düzenleniyor.

-Yatılan gün sayısından fazla damar yolu açılması işlemi gösteriliyor.

-Yatan hastaların bazı tedavi hizmetleri, yatılan gün sayısını aşan şekilde faturalarda yer alıyor.

-Fototerapi tetkiklerinde 4 saatlik seans ücreti, saat başına alındı gösterilerek, 3 misli fazla ücret tahakkuk ettiriliyor.

-Radyasyon onkolojisi işlemleri fazla ve yersiz fatura ediliyor.

-YENİ DOĞAN BEBEĞE 21 TARAMA TESTİ-

-Aynı gün doğum için yatan ve çıkan hastanın bebek doğduktan sonra 2'den fazla yapılmayan otoakustik emisyon tetkiki (işitme-tarama testi) 21 kez yapıldı gösterilerek, bu şekilde fiyatlandırıldı.

-Ayakta tedavi gören hastalarda HDL Kolesterol ve Trigliserid laboratuvar işlemleri, birden fazla faturalandırılarak fazla ücret alınıyor.

-Faturalarda, aynı hasta için aynı anda birden fazla idrar tetkiki uygulaması bulunuyor.

-Sağlık kurumları tarafından temini zorunlu tıbbi sarf malzemelerinin kurumlara faturalandırılmasında emekli Sandığı ile Protokollü malzeme fiyatları esas alınmıyor.

-Paket fiyat dışında ayrıca paket fiyata dahil olan muayene ücreti fatura ediliyor.

-Ortopedi ameliyatlarında paket fiyata dahil olan sarf malzemeleri ayrıca fatura ediliyor.

-Kalp-damar hastalarına uygulanan selektif koroner anjiyografi ventrikülografi ve aortografi hizmeti, by-pass kontrollü hizmet bedeli üzerinden fatura ediliyor.

-Selektif koroner anjiyografi işlemi yapılmadığı halde yapılmış gibi gösteriliyor.

-Resmi Sağlık Kurumları Fiyat Tarifesi üzerinden yüzde 15'lik indirimin uygulanmıyor.

-Aynı hastaya aynı gün içinde hem gündüz hem de normal yatak ücreti tahakkuk ettiriliyor.

-Bazı hastaların yatışından önce veya taburcu olduktan sonra da bazı tetkik ve tedavi işlemleri faturalarda yer aldı.

-Hastaya adet olarak verilen ilaçlar, faturalara kutu olarak yansıtılıyor.

-İCAP NÖBETİ-

-Resmi Sağlık Kurumları fiyat tarifesinde, ''İcap nöbetinde muayene'' adı altında bir muayene işlemi olmamasına karşın bir Devlet Hastanesi, düzenlediği faturalarda bu isim altında her işlem için 14,5 YTL tahakkuk ettirdi ve devlete 25,2 bin YTL fatura çıkardı.

-Kurum personeli olan her hastanın kurum hekimi olarak görevlendirilen doktordan sevk işlemi yaptırılarak ve kurum hekimi için ayrıca poliklinik muayene ücreti tahakkuk ettirilmek suretiyle fazla ve yersiz tahsilat yapılıyor.

Kaynak: tv8
10.07.2007 15:17:03


9 kollu ilaç çetesi!

http://www.milliyet.com.tr/2007/11/22/yasam/ayas.html

9 kollu ilaç çetesi!
Son kullanma tarihi geçmiş ve çalıntı ilaçları paketleyerek satan 'ilaç çetesinin', 9 koldan organize bir şekilde çalıştığı; maaşa bağladıkları doktorlara da 5 yıldızlı lüks otellerde tatil yaptırdığı ortaya çıktı

Erdal Kılınç - İstanbul

Çalıntı ve son kullanma tarihi geçmiş olanlarla, anlaşmalı doktorlara yazdırdıkları ilaçları paketleyerek yeniden piyasaya süren ilaç şebekesinin, doktorları maaşa bağladığı, ayrıca 5 yıldızlı lüks otellerde tatil yaptırdıkları ve pahalı hediyeler aldıkları ileri sürüldü. Çetenin ayrıca çok iyi bir şekilde organize olduğu ve 9 ayrı koldan faaliyeti yürüttüğü ortaya çıktı. Gözaltına alınan, İşçi Partisi (İP) Maltepe İlçe Başkanı Ş.C.'nin de şebeke tarafından hazırlanan ilaçları anlaşmalı eczanelere verdiği iddia edildi.

77 kişi sorgulanıyor
Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerinin yürüttüğü "İksir operasyonu" kapsamında İP Maltepe İlçe Başkanı Ş.C.'nin de gözaltına alınmasıyla, Emniyet'te sorgulanan zanlıların sayısı 77 oldu. Bu zanlıların biri profesör, 7'si doktor, 15'i de eczacı. Liderliğini sağlık şirketi sahibi Mehmet Kumanlı'nın yaptığı vurgun şebekesinin, kendileriyle ilişkide olan doktorları tatile gönderdiği, pahalı hediyeler aldığı ve kredi kart borçlarını ödediği ileri sürüldü.
Ele geçirilen uzun namlulu silahların balistik verilerinin tüm yurda gönderildiği ve İstanbul'da herhangi bir olayda kullanılmadıkları belirlendi. Şebekenin çok kârlı olan ilaç sektörüne mafya ve yasadışı terör örgütlerinin tehditle girme istekleri üzerine silahlandıkları belirtildi.

Devleti zarara uğrattılar
Doktorların kanser, tansiyon, kalp, şeker böbrek hastası olmamasına rağmen şebeke tarafından kendilerine gönderilen sağlık karnelerine bu hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçları yazdıkları belirlendi. Şebekenin bulduğu hastalara fazla ilaç yazan gözaltındaki doktorların birbirlerini tanımadığı öğrenildi. Doktorların bu yöntemle Sağlık Bakanlığı tarafından kullanımı doktor raporuyla sınırlandırılan ilaçları şebekenin almasını sağlayarak devleti milyonlarca dolar dolandırdığı bildirildi.

Tıp fakültesi de inceleme başlattı

Gözaltına alınan, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde görevli Prof. Dr. A.Ş.D. hakkında fakültenin dekanlığı da soruşturma başlattı. Hasta reçetelerine gereğinden fazla ilaç yazdığı, kaçakçılarla işbirliği yaptığı iddiasıyla gözaltına alınan Prof. D. ile ilgili iddiaların araştırılması için dekanlık tarafından rektörlükten bir ceza hukuku profesörünün görevlendirilmesi istendi. Dekanlık yetkilileri, gözaltında bulunduğu için D.'nin ifadesine başvuramadıklarını belirterek savcılığın soruşturmasının kendilerine ulaşmasının beklendiğini kaydetti.








BÜYÜK İLAÇ KARTELİ Mİ YOKSA BÜYÜK TALİHSİZLİK Mİ?


BÜYÜK İLAÇ KARTELİ Mİ YOKSA BÜYÜK TALİHSİZLİK Mİ?*

Frank Forencich

“Hekimin ilk görevlerinden birisi kitlelere ilaç vermek yerine onları eğitmektir.”
William Osler
Principles And Practice of Medicine (1892)
“Bizim büyük ilaç tekelleri hariç kimsenin memnun olmadığı bir sistemimiz var.”
Önceki Oregan Valisi John Kitzhaber : şu anda bir Tıbbi Mükemmellik Kuruluşunda çalışmaktadır.

Şu anda bütün ülkeyi dolaşarak konferanslar veren yenilikçi bir hastane yöneticisi hastalıkları tedavi etmek yerine önlemenin yararları üzerinde konuşmaktadır. Bu konuşmaların girişinde modern tıp sisteminin gerçekte hastalıkların önlenmesi ve toplumun sağlık durumunun düzelmesi üzerinde yoğunlaşmamış olduğu gözlemini aktarmaktadır. O bu durumu şöyle ifade etmektedir: “ Bu ülkede bizim bir sağlık sistemimiz yoktur. Bizde olan bir hastalık tedavi sistemidir.”

Modern tıpta öncelikler dengesinin ciddi bir şekilde bozuk olduğunu böyle açık bir şekilde ifade edilmesi dinleyicileri alana toplamakta oldukça etkili olmaktadır. Gerçekte durum yöneticilerimizin bize gösterdiklerinden çok daha kötüdür. Bizim sorunumuz sadece bir “hastalık tedavi sistemimizden” fazla bir şeyimiz olmaması değildir. Ondan daha fazlası bizim “bir hastalık oluşturma sistemimiz” vardır. Büyük İlaç Karteli sizin vücudunuzu istemektedir.

“Bu nasıl olabilir?” diye sorabilirsiniz. Şüphesiz ki sağlık endüstrisi etkisiz, aşırı pahalı ve hem hizmet sağlayanlar ve hem de hastalar için sıkıntı vericidir. Fakat bütün bunlar halkın daha iyi sağlık hizmeti alması için yapıldığı söylenmiyor mu?

Bu maalesef böyle değildir. Medya ve ticari pazarı gözlediğimizde buralarda ilaç endüstrisinin denetimi bütünüyle eline geçirdiğini görmekteyiz. İlaç karteli içinde bulunduğu kafesin dışına çıkarılmıştır ve şimdi tıbbi pazarlarda diktatörlük yapmaktadır. Sadece mevcut olan hastalıklar için ürünlerini arttırmakla yetinmemektedir. Büyük İlaç Karteli şimdi insanların geniş çapta keder (sorun,hastlık) yelpazesini arttırırken ve hastalıkların tanımlarını da genişletmektedir; Onları amacı yeni ve daha kârlı hastalıklar imâl etmektir.

İlaçlarla ilgili gerçekler
Sistemin nasıl çarpıtıldığını anlamak için şu gerçekleri göz önünde bulundurun:
İlaç karteli bugün ABD’deki bütün tıp okullarının tıp öğrencilerini eğitmek için harcadığı miktar olan 5.5 milyar dolardan daha fazlasını doktorları teşvik etmek için harcamaktadır. (New England Journal of Medicine, Haziran 23, 2005 "Vioxx Dersleri")
Büyük İlaç şirketleri 90 000 civarında satış temsilcisi çalıştırmaktadır. Bu oran ABD’de 4.7 hekime bir kişidir. (Amerikan Tıp Birliği)
Toplam ilaç pazarı bütçesi 25 milyar dolardır. (Forbes magazine "Sadece HAYIR de!" Robert Langreth Kasım. 29, 2004)



İlaç firmaları 1998’den bu yana, 675 milyonu doğrudan kongrede lobi çalışmasında kullanılmak üzere etki satın almak için de 800 milyon dolar harcamıştır. Başka hiçbir ilgi kuruluşu toplum politikasını etkilemek için daha fazla para harcamamıştır. (Toplumsal Bütünlük Merkezi)

Hastalıkların Satılması (Selling Sickness)

Büyük İlaç Karteli uzun zamandan bu yana serbest olarak hüküm sürmüştür, fakat en sonunda, bazı insanlar ayağa kalkmış ve durumu fark etmeye başlamıştır. Meselâ, Ray Moynihan ve Alan Cassels’in “Hastalıkların Satılması: dünyanın en büyük ilaç şirketleri hepimiz nasıl bir hastaya dönüştürüyor”u göz önüne getirin. Ön kapaktaki hikâye bütün bu kirli ve utandırıcı ve alçakça durumu özetlemektedir.

“Otuz yıl önce Dünyanın en büyük ilaç şirketlerinden birisi olan Merck’in başındaki kişi olan Henry Gadsen, Fortune dergisine Merck’i aynen ciklet üreticisi Wrigley’s gibi yapmak istediğini söylemiştir. Onun uzun zamandır hayali sağlıklı insanlar için de ilaç üretmekti -bu şekilde Merck “herkese ilaçlar satabilecekti.” Otuz yıl sonra merhum Henry Gadsen’in rüyası gerçek olmuştur.

Moynihan ve Cassels büyük ilaç kartelinin hasta havuzunu genişletmek ve yeni hastalıklar yaratmak çabaları üzerine iddialarını anlatarak ayrıntılı bir yöntemle teşhir etmiştir. Vardıkları sonuç şudur: Sağlıklı insanlara hasta olduklarını söylemek suretiyle kazanılabilecek çok para vardır.”

Tanımlama ile hastalık belirleme

Büyük İlaç Karteli’nin sağlığımız üstündeki gücünü anlamak için büyük kitlelerde hatalıkların nasıl ele alındığını anlamak önemlidir. Bir çok tıbbi durum belirlenmiş rakamlar üzerinden tanımlamaktadır. Bu rakamlar arasındaki farkı hafif de olsa genişlettiğimizde ve bunu milyonlarca insan topluluğuna uyguladığımızda sonuçlar çok büyük olabilir.

Meselâ kan basıncı ile ilişkilendirilmiş rakamları düşünün. Eğer bunlar x’in üstünde ise resmi olarak “hastasınız” ve ilaç kullanacak bir adaysınız. Eğer bu rakam x’in altında ise sağlıklısınız. Fakat x bazı mükemmel tıbbi usullerle değil, tıbbi cemaat içinde fikir birliği ile belirlenmiştir. Gerçek sınır rakamları müzakere edilebilir ve görecelidir.

Bu büyük ilaç karteli’nin araya girdiği yerdir. Eğer onlar bir hastalığın istatistik tanımlamasını küçük bir sınırda olsa bile genişletebilirlerse, bunu paraya çevirebilirler. Sayılarda yüzde bir veya ikilik oynama ile hastalık Amerika’ya ve daha da ötesi bütün dünyaya yayılarak, hastalığa yeniden yaratılmış milyonlarca hasta eklenir. Böyle bir hastalıkları tanımlama sürecine Büyük İlaç Karteli’nin faal olarak katılmış olmasın işitmek bizim için sürpriz olmayacaktır. Büyük İlaç Karteli, para saçarak ve uzmanları, konferans ve dergileri etkileyerek, ilaç hastalık tanımlarını abartır ve hasta havuzunu arttırır.

Telkinin gücü

İnsan hastalıkları somut bir konu olsaydı işimiz biraz kolay olurdu, ama böyle değildir. Toplum ve kültürel kuvvetler kendi fiziksel deneyimlerimizi tayin etmede gayet kuvvetli bir etki yapmaktadırlar. Şişmanlık bir hastalık mıdır? Aşırı çalışma tutkusu (Workaholism)? Cinsel istekte azalma? Toplum sıkıntısı (social anxiety)? İçinde bulunulan şartlara bağlı olarak, insan vücudunun herhangi bir fiziksel his veya deneyiminin sağlık veya hastalık olarak etiketlenebileceğini tahayyül etmek kolaydır.

Sağlığımız, sadece kalıtım ve hayati kimyamız değil, aynı zamanda insan etkisinin de bir ürünüdür. Yoğun bir toplumsal hayvan olarak, ailemiz ve arkadaşlarımızın fiziksel olarak iyi olmaları üzerine yakın dikkat sarf ederiz. Eğer kabiledeki kişiler herhangi bir hastalığa yakalandığından bahsederse, doğal olarak bu rahatsızlığı kendi iyiliğimizin bir parçası gibi yorumlayarak meraklanmaya başlarız. Eğer çevremizdeki herkes baş ağrıları ve alt bel ağrısından şikâyet etmeye başlamışsa bu bizim de pek ala çeteye bir şekilde katılmaya karar verdiğimizi gösterir.

En son moda hastalıkların neler olduklarına hiç dikkat ettiniz mi? Bunlar bir ay yeme bozukluğudur, sonraki ay el bileği tüneli (carpal tunnel) sendromu, fibromiyalji (adale ağrısı ve tutulması) veya hassas barsak (irritable colon-karında gaz, şişkinlik) sendromudur. Bunların hiç biri 100 yıl önce yoktu, fakat şimdi bunlar salgın haldedirler. Benzer şekillerde tıp öğrencilerinin kendi fiziksel duygularının çalıştıkları (staj yaptıkları) bölümlerle ne kadar paralellik gösterdiği sıklıkla gözlemlenmektedir. “Tıp öğrencisi hastalığı” ifadesi böyle bir durumu tanımlar…
Büyük Tıp Karteli hastalıkların yaratılabilir bir kavram olduğunun çok iyi farkındadır; onlar çok iyi bilmektedirler ki, müşterileri telkinlere karşı savunmasızdır. Görüntü, fikir ve dedikodularla toplumu yönlendirerek, onların kendi vücutları hakkındaki düşünme tarzını ve sırası gelinde sağlıklarını şekillendirirler.

En büyük tedavi en az tanıtımı yapılan tedavidir

İlaç kartelinin merhametsizce hastalık oluşturmasının farkında olmak önemlidir, fakat bu süreç boyunca ne gibi kayıplara uğradığımızı da dikkate almalıyız. Meselâ idmana ne oldu?
Teknik olarak ilaç kartelinin doğrudan tüketiciye pazarlama kampanyaları “ticari konuşmadır”, fakat bunlar aynı zamanda bir nevi eğitim de olmaktadır. Halk vücutları hakkında her türlü kaynaktan bilgi edinebilir ve bu anlamda ilaç kartelinin satış taktiği en büyük sağlık eğitimi müfredatının bir parçası olmaktadır.

Bu süreçte idman, resmin dışına sıkıştırılmış durumdadır. Meslekten sağlıkçılar bilir ki idman hem geniş hem de derin etkileri ile gayet kuvvetli bir tedavidir. Şimdiye kadar bunun güçleri büyük kazanç sağlayan tedavilerle tamamen gizlenmiştir. Vahim olarak, elimizde mevcut olan en kuvvetli tedavi aracı neticede en az kıymet verilen olmaktadır.

Gerçekte, ticari ortamda idman hakkında duyumlarımız olursa, bunlar genellikle olumsuz olarak takdim edilir. Büyük ilaç karteli İdmanın yüksek oranda etkili olduğu durumlar için piyasaya ilaçlar sürdüğünde, egzersizin kesinlikle sağlık için uygun olmadığını vurgulayacaktır. “Eğer idman ve perhiz yaparsanız ve kolesterolünüz hâlâ yüksekse, doktorunuzdan bizim harika ilacımızı isteyin.” Bu tür önermelerin arkasındaki ana fikir, idmanın muhtemelen başarısız olacağı ve bir şekilde sizin “hekiminize sormak” zorunda kalacağınızdır. Bu şekilde aklınızda bir kere idmanı denemeyi düşünseniz bile ilaçtan başka bir husus kalmayacaktır. Zamanla tüketiciler (müşteri) tam bir yan yol hareketi ile şartlandırılarak doğrudan ilaçlara yönlendirilirler.

Bu yaklaşımımızın özellikle çok kötü bir örneği ise Glaxo Smith Kline’ın kan şekeri ilacı olan Avandia(1) adına bize sunulmaktadır. Tanıtım resminde orta yaşlı sinirli bir erkek bir kanapede çıplak, idman faaliyetinden bıkmış bir şekilde çökmüştür. Yüzündeki yenilmiş ifade idman yapmış olduğunu söylemektedir. Reklam, “Eğer perhiz ve idman kan şekerinizi düşürmüyorsa, Avandia ilavesi size yardım edebilir” demektedir. Hepsinin üstündeki uyarı açıktır; idman sürünmektir, bu yüzden en iyisi doğrudan eczaneye gitmektir.

Yetkileri devretme doğrultusu

Gerçek uyuşturucu (drug) bağımlıları gibi büyük ilaç karteli de alıcılarında bağımlılığı teşvik etmektedir. Görev basittir: halka, fiziksel sorunların ön sırada gelen çözümünün ilaç olduğunu düşündürmeyi sağlamaktır. “Siz kendi başınıza sağlıklı olmayı başaramazsınız. Bize ihtiyacınız var. İlaç düzenleme ve bunları klinik çalışmalarda üzerinizde denememiz için bize ihtiyacınız var. Hastalık belirtilerinizin izlenmesi ve ilaç dozunun ayarlanması için bize ihtiyacınız var. Siz muhtemelen kendi vücudunuz hakkında hiçbir şey bilemezsiniz. Sizin gücünüz yoktur.” En sonunda düzenli olarak kendinizin yetkisizleştirilmesi sağlığın kendi zıddını üretir; zayıf, bağımlı ve edilgen bir toplum. Böyle bir durum Hipokrat’ı dehşet düşürürdü.

Korkunun oluşturduğu yakıt

İlaç kartelinin pazarlama tarzında korkunun büyük bir rol oynaması şaşırtıcı değildir. Mutlu ilaç tüketicilerinin sırıtan ifadeleri arkasında gizlenmek fiziksel felaket için kesin bir gözdağıdır. Eğer “hekiminize danışmazsanız” vücudunuz hastalık girdabına düşecek ve sevdiğiniz kişiler de sizinle birlilikte bu girdaba çekilecektir.

Bu korkuyu bir çok reklamda görürsünüz, fakat canlı bir örneği son zamanlarda sağlıkla ilgili internet sitelerinde görülmüştür. Kullanıcılar büyük bir soru işareti ve uğursuz bir mesajla selâmlanarak karşılanır. “Bilmediğiniz şey sizi öldürebilir.” “Bağlantıyı izleyin ve gelecekte oluşabilecek kötü durum olasılığını keşfedin.” Siz merak ederek “bu nedir”i tıklarsınız. “Hekiminizle konuşun” ve hatta iken uğrayacağınız zarar değerlendirmenizi öğrenmek için tıklayın. Bir ziyaret sizin veya sevdiğiniz bir kişinin hayatını koruyacaktır.” Bu korku reklamı sizin veya sevdiğiniz birisinin hayatını tersine döndürebilecek oldukça nadir görülen ciddi bir durum olan ve acil tedavi gerektiren derin ven trombozunu tıbbi bir acile dönüşen bir satış tekniği oluşturur.

Evrensel hastalık: tıbbi pazar sahiplerinin rüyası

Romantiklerin rüyası evrensel sağlık iken büyük ilaç karteli’nin rüyası bunun tam tersidir: onlar bütün insanların çok sık tanısal tetkik yaptırdığı, pahalı uzman ve ilaçların kullanılmasını gerektiren kronik, tedavi edilemez sendromlara yakalanmasıdır. (Sendrom-bazı hastalıkların varlığını düşündüren belirtiler.) Büyük ilaç kartelinin en iyi alıcısı bütün yaşam boyu süren bir hastalığa yakalanmış kişidir. O tıbbi reklamları okuyacak kadar okur yazar, “yeşil ilaçlar hakkında hekimine danış gibi” talimatları takip edecek kadar uysal olmalıdır. O yeşil hapın ne olduğunu hiç bilmez fakat emin olmak için daima hekimine sorar.

Bu özellikle ürpertici görüntüler sadece büyük ilaç kartelinden değil, onun hedefini teşkil eden kendilerini zorlayan alıcılardan da gelir. Çok okunan haber dergilerinin vitrininde “her aile üyesi için açık bir şekilde tanımlanmış” renkli kod halkaları ile kişiselleştirilmiş yeni düzenlenmiş ilaç şişeleri. Reklamda her birinin kendisine ait ilaç kutuları olan üç gülümseyen çocuk ve başı görülmektedir. Varsayım açıktır: eğer sen bir insansan, sende daima bir şeyler (hastalık) mevcut olabilir.

Hastalıkların varsayılana dönüşmesi

Büyük ilaç karteli’nin doğrudan tüketiciye stratejisi sadece reklam değildir. Bu aynı zamanda insan vücudunu varsayılan durumunu tersine çevirmeye çalışan cüretli bir teşebbüstür. Moynihan ve Cassels’in “Hastalıkların Satılması”nda ortaya koyduğu gibi, büyük ilaç karteli’nin amacı hastalıkları insan yaşamının merkezine koymaktır.
İnsanlık tarihinin büyük bir süresinde canlı, güçlü olmak, sağlık için varsayılan olmuştur. Evet İnsanların yakalanıp ıstırap çektiği ve öldüğü bir çok enfeksiyon hastalığı vardı. Fakat hastalık etkenleri ve yağmacılardan kaçınmayı sağlayabilirseniz, vücudunuz sağlam ve esnek olacaktır. Bütün hayvanlarda olduğu gibi varsayılan (norm) sağlıktır.

Büyük ilaç karteli bütün bunları değiştirmek istiyor. Bu noktanın da ötesinde, siz doğuştan hastalıklı olarak kabul ediliyorsunuz. Bu hastalığın şu anda belirtisi bulunmayabilir, fakat bu geçici bir durumdur. Bir çizelgedeki birkaç veri üzerinde oynayarak veya varsayılanın (normal, doğal olan durum) yeniden tanımlanması ile sizi hasta yapabiliriz. Önceden belirlendiği gibi doğru bir yönlendirmeyle çok kısa bir sürede hasta/tüketiciye dönüşürsünüz. Büyük ilaç karteli bir kere sizi kolları arasına alınca artık yaşam boyu ona bağımlı kalırsınız.
(The Seattle Times:Suddenly sick
A special report by Susan Kelleher and Duff Wilson • June 26 - June 30, 2005)

Eylem için çağrı

Açık bir şekilde büyük ilaç karteline karşı bir karşı ilaca (antidot) ihtiyacımız var. Hımm… Evet…Bunun için de belki bir ilaç bulunabilir… “Günde bir defa alınır, bu uygun yeni ilaç sizin ilaç pazarlanması hakkındaki sıkıntınızı azaltacak ve tekrar özgür bir şekilde yaşamanıza yardımcı olacaktır. İlaçlar hakkında hekimine danış.

Hiciv bir yana, biz işe sağlığımızla ilgili konuları kendi ellerimize alarak başlayabiliriz. Hareketi temel alan bir yaşam tarzı ve aldığımız bazı besinlerden perhiz yaparak vücudumuzun bakımını üstümüze alarak işe başlayabiliriz. Marifet sağlığı ve bağımsızlığı arttıracak bir yaşantı yaratmaktır ve mutlak olarak gerekli olmadıkça büyük ilaç karteli ile alışverişe girmemektir. (Büyük ilaç kartelinden vebadan sakınır gibi sakın!) Büyük ilaç kartelinin reklamlarında gördüklerinize inanmayın ve korku pazarlanması ile tanımlanan ve bozulan, vücudunuzla olan ilişkinizin bozulmasına izin vermeyin.
İlaçları sadece en son çare olarak kullanın. Vücudunuzun homeostazisini kendisinin sağlaması için fırsat verin. Doğal düzenleyici mekanizmaların kendi işlerin yapmalarına izin verin. Güçlü fiziki hareketlerle stresi azaltın ve neşe ile vücudunuzu daha dirençli yapın. Bu gerçekten en iyi yaklaşımdır. İnanmıyorsanız sadece hekiminize sorun. 

Homeostazis: İnsan vücudunun çalışmasında kullanılan bir kavram olup çok karışık biyolojik mekanizmalar ve istemsiz (irade dışı) çalışan sinir sistemi yolu ile aktif olarak vücutta metabolik dengenin sağlanması ve bozulan dengelerin düzeltilmesi ve bu durumun korunması. Modern tıp anlayışı sanki vücut bunları düzenleyemezmiş gibi.bu dengeyi devamlı kontrol ve yerine koyma tedavisi ile yapmaya çalıştığını iddia etmektedir.


KAYNAKLAR
1. Ray Moynihan and Alan Cassels: “Satılık Hastalıklar” , Hayy kitap. 2006, 240 sayfa
(Selling Sickness: How The World’s Biggest Pharmaceutical Companies Are Turning Us All Into Patients. Nation Books 2005)
2. The Truth About Drug Companies: How They Deceive Us and What to Do About It. (İlaç şirketleri hakkındaki gerçek: Bizi nasıl aldatıyorlar ve bunun için ne yapmalı.)
Marcia Angell
3. Peddling Paranoia (Seyyar paranoya satmak.)
Alan Cassels
http://www.newint.org/issue362/peddling.htm
4. Suddenly Sick: The Hidden Big Business Behind Your Doctor's Diagnosis (Birdenbire hasta olmak: Hekiminizin teşhisinin ardındaki gizlenmiş büyük ticaret.)
Seattle Times, June 26 - June 30, 2005
http://seattletimes.nwsource.com/news/health/suddenlysick/
5. No Free Lunch: an alliance of health care providers who believe that
pharmaceutical promotion should not guide clinical practice (Beleş öğlen yemeklerine hayır: ilaç tanıtımlarının klinik uygulamaları yönlendirmemesi gerektiğine inanan sağlık çalışanlarının birliği.)
http://www.nofreelunch.org/index.htm

AÇIKLAMALAR (tarafımdan eklenmiştir)
1. http://content.nejm.org/cgi/content/short/356/24/2457

Steven E. Nissen, M.D., and Kathy Wolski, M.P.H.
Effect of Rosiglitazone on the Risk of Myocardial Infarction and Death from Cardiovascular Causes 356:2457-2471, June 14,2007 Number 24
Rosiglitazone kullanan tip 2 diyabet hastalarında miyokard enfarktüsü ve kalp yetmezliğinden ölümlerin arttığı bildirilmektedir. Ayrıca bu ilacı kullanan hastalarda retina arterlerinde ödem geliştiği saptanmıştır.

2. http://us.gsk.com/products/assets/us_avandia.pdf
Avandia, kalp vücutta fazla su toplanması suretiyle kap yetmezliğine yol açabilir. Su toplanmasına bağlı ayak ve bileklerde ödem gelişebilir. Bu nedenlerle sırt üstü yatanlarda nefes darlığı olur. Özellikle yağa bağlı ağırlık artışı olur. Alışılmadık yorgunluklar görülebilir.

NOT: Yazar yazı üzerine gelen eleştiri ve görüşleri bilmek istemektedir. Bu nedenle eleştiri ve görüşleri olan arkadaşların bu eleştiri ve görüşlerini herkesicinsaglik@gmail.com veya muguryilmaz@gmail.com adresine göndermeleri rica olunur.



KOLESTEROL İCAT EDİLMİŞ BİR HASTALIKTIR

Kolesterolümüzün yükselmesinden çok korkuyoruz. Çünkü diyetisyenler ve hekimler, basın-yayın organlarında, kolesterolün kalp ve damar hastalıklarına neden olduğu yönünde hemen her gün bizi uyarıyor ve kolesterollü yiyeceklerden şiddetle kaçınmamızı salık veriyor.Ancak sesleri diğerlerinin arasında kaybolsa da aksini iddia eden uzmanlar da var.

Kolesterolümüzün yükselmesinden çok korkuyoruz. Çünkü diyetisyenler ve hekimler, basın-yayın organlarında, kolesterolün kalp ve damar hastalıklarına neden olduğu yönünde hemen her gün bizi uyarıyor ve kolesterollü yiyeceklerden şiddetle kaçınmamızı salık veriyor.

Ancak sesleri diğerlerinin arasında kaybolsa da aksini iddia eden uzmanlar da var. Yüksek kolesterolün, söylendiği gibi sağlığımız için tehlike oluşturmadığını söylüyor, hatta kandırıldığımızı iddia ediyorlar. Geçtiğimiz günlerde ‘Bir Masalmış Kolesterol’ adlı kitabı Türkçede yayımlanan Shane Allison, aslında bir hastalık tanımlandıktan sonra onunla ilgili bir ilacın yapılması gerektiğini belirtiyor ve şöyle diyor: “Kırmızı pirinç mayası denen mantarın, kolesterol düşürücü etkisi olduğu keşfedilince ilaç endüstrisi ilacı satmak için insanları yüksek kolesterolün bir hastalık olduğuna inandırdı. Önce ilacı yaptılar, sonra hastalığı icat ettiler.” Benzer görüşleri Türkiye’de dillendirenler de var. Prof. Dr. Ahmet Aydın ve biyolog Mevlüt Durmuş bunlardan ikisi. Bu üç uzmanla kolesterol üzerine yaptığımız röportaj, hiç duymadığınız bilgi ve yorumları içeriyor.

Kolesterolümüzün, uzmanların yaşımıza ve cinsiyetimize göre belirlediği değerlerin üzerine çıkmasından fena halde korkuyoruz. Çünkü yüksek kolesterolün damar tıkanıklıklarına ve kalp rahatsızlıklarına sebep olduğu yönünde, yayın organlarında hemen her gün bir uzman uyarısı ile karşılaşıyoruz. Sesleri, kolesterolü yükseltecek gıdalardan şiddetle kaçınmamız gerektiğini söyleyenler kadar çıkmıyor; ancak aksini iddia eden uzmanların sayısı da hızla artıyor. Kolesterolün yüksek olmasının sağlık için bir tehlike oluşturmadığını, hatta ticarileşen tıbbın, ilaç tüketiminde icat ettiği bir hastalık olduğunu söylüyorlar. Kitaplar yazıp, sanal ortamda seslerini yükseltiyorlar. Geçtiğimiz günlerde Hayy Kitap’ın ‘acil serisi’ dizisinden çıkan ‘Bir Masalmış Kolesterol’ adlı kitabı buna bir örnek. Kitapta, yükselecek diye ödümüzün koptuğu kolesterol ile ilgili ilginç iddialar öne sürüyor, organik kimya uzmanı Shane Ellison. Kitabın yayınını fırsat bilerek, sentetik tıbbı terk edip bağımsız bir araştırmacı olarak çalışan Shane Ellison ile bir söyleşi yaptık, kendisinden pratik öneriler aldık. Kolesterol ile yaygın kanıların aksine tezleri ile bilinen Prof. Dr. Ahmet Aydın’a ve biyolog Mevlüt Durmuş’a mikrofonumuzu tuttuk. İşte kolesterol ile ilgili pek sık duyamayacağınız türden açıklamalar…

Senelerdir kolesterol ile ilgili olarak kandırıldığımızı yazıyorsunuz. Peki, bu ‘kandırmaca’ neden?

Çünkü sadece kârlarını düşünüyorlar. “Bir Masalmış Kolesterol” kitabımda gösterdiğim gibi, sağlık mafyası hem toplumu hem de doktorları kandırmak için istatistik cambazlığı yapıyor. Kendi yazdıkları -veya yazdırdıkları- yazılar uzmanlar tarafından yazılmış gibi gösteriliyor. Her iki taktik de kolesterol düşürücü ilaçlar ve kalp hastalığı hakkındaki gerçekleri gizliyor. Kitabımdaki gibi gerçeklerle karşılaşıldığında, ilaçlar olmadan da kalp hastalığından korunabileceğimizi görüyoruz.

Doktorların ‘kötü’ dediği LDL-kolesterolün kötü olmadığını söylüyorsunuz. Kolesterol ve LDL-kolesterol nedir?

Kolesterol vücutta en bol bulunan steroid moleküllerden biridir. Birkaç görevi vardır. Hücre zarını bir arada tutar. Miyelin kılıfını oluşturan parçalardan biri olarak beynin çalışmasına yardımcı olur. Bizi viral ve bakteriyel enfeksiyonlardan korur. Hormon seviyemizi düzenler. Tüm bu görevleri yerine getirebilmek için kolesterol 100.000 mil uzunluğundaki arterler boyunca “lipoproteinler” tarafından taşınmalıdır. En önemli lipoproteinlerden biri de düşük-yoğunluklu-lipoprotein (LDL)’dir. Temel görevi ihtiyaç duyduğumuz kolesterolü vücudun çeşitli parçalarına dağıtmaktır. LDL-kolesterol olmasaydı ölürdük. Kitabımda da gösterdiğim gibi, LDL-kolesterol düştüğünde sağlığımız da çöküyor; fikir liderleri bize ne söylüyorlarsa tam tersi!

Peki, dediğiniz gibi kolesterol bu kadar faydalı bir molekülse, neden uzmanlardan aksini duyuyoruz?

Çünkü ilaç endüstrisinin kolesterolü düşürecek bir ilacı var. Kolesterol düşürücü ilaçların ortaya çıkmasından itibaren (1970 senesi civarında), insanların kafasına vura vura “yüksek kolesterol kalp hastalığına sebep olur” mesajı verilmekte. Aslında bir hastalık tanımlandıktan sonra onunla ilgili bir ilacın yapılması beklenir. Fakat bu örnekte bunun tam tersini görüyoruz... Kırmızı pirinç mayası denilen mantarın, doğal ortamında istilacılarına zehir olarak ürettiği bir salgının kolesterol düşürücü etkisi olduğu keşfedildi. İlaç endüstrisi insanlar üzerinde de aynı etkiye sahip olduğunu gördü. Böylece bunu izole edip kendileri üretmeye başladılar. İlacı satmaları için yapmaları gereken tek şey insanları kolesterolün tehlikeli olduğuna, -yüksek- kolesterolün bir hastalık olduğuna inandırmaktı. Bu mesajı yeteri kadar yaydıklarında insanlar ilaçları kullanmaya başladı. Önce ilacı yaptılar, sonra hastalığı icat ettiler.

Kolesterol ilaçlarının etkisiz olduğunu gösteren bir bilimsel kanıt var mı?

Hem de tonlarca… Statinlerle ilgili yapılmış bilimsel araştırmalara topluca “kolesterol düşürücü ilaç deneyleri” deniyor. Kitabımı okuyanlar, bu araştırmalarda, ilaçların faydasının görülmeyip tehlikelerinin belgelendiğini öğrenecekler. Bu gerçeklerin doktorlardan ve toplumdan nasıl saklandığını da…

Kolesterol dediğiniz gibi suçlu değil de masum ise kalp hastalığına aslında neler sebep oluyor?

Hareketsiz bir hayat sürmek, yeteri kadar C vitamini almamak, güneşe yeteri kadar çıkmamak, çok fazla şeker ve yapay tatlandırıcı yemek gibi alışkanlıkların tümü kalp hastalığına sebep olabilir. “Bir Masalmış Kolesterol”, kalp hastalığını önlemek için, ilaç kullanmaksızın yapabileceğimiz şeyleri de gösteriyor. Kardiyovasküler sağlığımızı korumak için en önemli şeylerden biri hareketli bir hayat sürmek. Düzenli ve hafif spor yapmak genel sağlığımızı korumak için yapabileceğimiz en iyi şey. Hareketsiz kalmak vücudumuza, ona daha fazla ihtiyacımız olmadığı mesajını veriyor.

‘Şeker, vücudumuzun bir numaralı düşmanı’ diyorsunuz. Gerçekten bu kadar kötü mü?

Sükroz, früktoz, yüksek früktozlu mısır şurubu (nişasta bazlı sıvı şeker) formundaki şekerler ve aspartam, sukraloz gibi yapay tatlandırıcılar en kötü şeyler arasında. Bunlar vücudumuzda obezite, diyabet, kalp hastalığı hatta kansere davetiye çıkaran bir ortam oluşturuyorlar.

Kalp-damar hastalıklarını önlemede bize yardımcı olacak, önereceğiniz yiyecekler var mı?

Kalp hastalığını önlemek için yapabileceğiniz en iyi şeylerden biri işlenmemiş, rafine edilmemiş, fabrikadan çıkmamış yiyeceklere yönelmek olmalı. “Yiyecek bir kutudan veya ambalajdan çıkıyorsa uzak durun” diyorum kısaca. Kalbi korumak için yenebilecek en güzel gıdalar doğal ortamda otla beslenmiş dana-sığır eti, brokoli, karnabahar, yumurta (doğal ortamda yaşayan tavuk yumurtası), çilek, ahududu, böğürtlen gibi meyveler ve ıspanak…

Yakın zamanda Türkçeye çevrilecek başka bir kitabınızın daha olduğunu duyduk, öğrenebilir miyiz?

Health Myths Exposed (Sağlık Efsaneleri İfşa Ediliyor) isimli kitabım eylülde yine Hayy Kitap tarafından basılacak. Kitabın farklı bir ismi olabilir, onu şu anda net söyleyemiyorum. Bu türden kitaplar, yeni bir harekete yol açıyor. Aşırı bir şekilde artmış bulunan hastalıklardan ve tehlikeli ilaçlardan uzak durmaya çalışan insanlar var artık. Bu hareket, Türkiye’de de yayıldıkça, reçeteli ilaçlar olmadan sağlıklı yaşamaya çalışan insanların sorularına cevap niteliğinde kitaplar da artacaktır. b.eren@zaman.com.tr

MEVLÜT DURMUŞ

45’inden sonra kolesterol zaten yükselir

Kolesterolün, yaygın kanının dışında zararlı olmadığı öne sürülüyor, siz ne diyorsunuz?

Kolesterolün zararlı olduğu yönündeki yaygın bilginin bir masal olduğu görüşüne katılıyorum. Şöyle ki: Size bir bardak su getirsem ve ‘içindeki bileşenler zararlıdır’ desem tepkiniz muhtemelen sıvının ne olduğunu anlama yönünde olurdu. İçinde ne olabilir, H2O olabilir ya da hidrojen peroksit H2O2 olabilir ki o da sıvıdır. İlki hayat verir, ikincisi öldürür. Kolesterol konusunda yapılan saçmalık, verdiğim örneğe benzer şekilde, bardakta ne olduğu söylenmeden size sıvının zararlı olduğunun söylenmesidir. Kolesterolün zararlı olduğu yönündeki yaygın teoride, yöntem yanlış, matematiksel ve mantıksal değil.

Öyleyse neden bize sürekli kolesterolden kaçınmamız gerektiğini söyleyen görüş hakim?

Bu kaçınılmaz. Dünyadaki 8 milyar insanın 45 yaşından sonra en az yüzde 30 ila 40’ında kolesterol yükselmek zorunda. Eğer kolesterolün yüksek oluşunu bir hastalık olarak gösterip bunu düşürecek bir alternatif gösterecek olursanız, sürekli ve muazzam bir para kazanırsınız. Kardiyologlar ölüm oranları ile kolesterol yüksekliği arasındaki ilişkiye girmezler. Çünkü yaşlılarda kolesterol düzeyi yükseldikçe ölüm oranı azalır. Yüksek kolesterol zararlı diyen uzmanların söylediklerinin tersi bir durum yani.

Kolesterolün düşük tutulması gerektiği yönündeki yaygın kanıya siz neden katılmıyorsunuz?

Organizmada bazı moleküller yükseliyorsa bu, bir hastalıkla ilişkilidir. Mesela bir enfeksiyonda kandaki lökosit sayınız artar, ateşiniz yükselir. Doktor size ‘Kandaki lökosit sayınız sizi hasta etti’ demez, ‘Hastalığınızdan dolayı lökosit sayınız arttı’ der. Enfeksiyona neden olan bakteriyi verdiği ilaçla öldürür ve lökosit sayısı normale iner. Aynı mantık kolesterol için de geçerlidir. Kolesterolün yüksekliğini hiçbir hastalıkla ilişkilendiremediler. Bu yüzden de doğrudan kolesterolü hedef aldılar.

AHMET AYDIN

İlaç tüketimine dayalı sistem işliyor

Yaygın bir kanaat var, ‘kolesterolümüz düşükse sağlıklıyız ve kalp rahatsızlıkları açısından risk altında değiliz’ şeklinde. Siz bunun doğru olmadığını söylüyorsunuz, neden?

Bir yığın araştırma var, kolesterolü ortalamadan düşük olanların başka hastalıklara çok daha fazla yakalandıkları yönünde. Ancak bunları söylemek size ticari açıdan bir şey kazandırmaz, kaybettirir. O yüzden ibre daha çok kolesterol karşıtı kampanya yürütenler lehinde çalışır.

Tıbbın ticari bir faaliyete dönüştürülmesinden mi kaynaklanıyor bu?

Sanayiciler artık ciddi yatırımlar yapıyorlar. Çünkü çok büyük bir rant var ortada. 1960’lara 70’lere kadar bu böyle değildi, tıp safiyane amaçlarla yapılıyordu. 40 yıldır ilaç tüketimine dayalı bir anlayış ve sistem geliştiriliyor. İlaç sanayii, hastalığı değil, belirtilerini yok edecek ilaçlara yöneldi. Mesela başınız ağrıyorsa onun gerçek nedenini bilmeyi değil, ağrısını dindiren ilaçlar vermeyi öneriyor tıp. Sebebi bilinip tedavi edilecekken migrenin 50 bin çeşidi üretilir, bunların yüzlerce ilacı çıkar. Hastalar bu ilaçları kullanır, ağrıları yıllarca devam eder. Sanayinin de aradığı budur. Kolesterol ilacı da kullanmak tam bir abonelik sistemidir, 40 yıl kullanırsınız.

Kolesterolün düşürülmesinde kullanılan ‘statin’lerin zararlı olduğu iddiasına ne diyorsunuz?

Mesela vücudunuzda enerji santralı olan bir madde vardır ve bunu bu ilaçlar tahrip eder. Bu ilaçları kullananlar zaten halsizlikten şikâyet ederler. Bütünüyle emin değiliz, ama teorik olarak baktığımızda kansere de sebep olma ihtimali var. Diyorlar ki ‘madem öyle ispat edin’. Asıl siz bu ilacın zararsız olduğunu ispat etmek durumundasınız. Ve bunu ispat etmek için trilyonlar harcamanız gerekir. Kârı olmadığı için de hiçbir firma böyle bir masrafı karşılamaz. İşin kötüsü, devletlerin desteklediği, bağımsız araştırmalar yapan kurumlar kalmadı. Araştırmaların yüzde 90’ı ilaç firmaları tarafından yapılıyor ve tedaviye, önlemeye dönük değil.

Kolesterolümüzü düşük tutarak, birtakım risklerden uzak kalmıyor muyuz?

Vücutta mikropsuz bir iltihap vardır. Vücut bunu kolesterol ile tamir etmeye çalıştığı için kolesterol oranını yükseltir. Kolesterol tamir materyalidir orada. Bu, bir yangın mahallindeki itfaiyeyi görünce ‘itfaiye yangın çıkarıyor’ demenize benzer. Çünkü bundan büyük paralar kazanılıyor. Tıpta bu kadar ilerleme ve kolesterollü gıdaların tüketiminde büyük bir azalma varken neden koroner kalp rahatsızlıklarında muazzam bir artış var?

BURHAN EREN
ZAMAN

http://www.haber10.com/haber/85911/

NÜKLEER GÜÇ SANTRALLERİ ve KORUYUCU TIP

http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=ulke_goster&ulke_no=113


Yukarıdaki adresleri ziyaret etmenizi öneririm.

NÜKLEER GÜÇ SANTRALLERİ

ve

KORUYUCU TIP

TTB yayınlarında da bariz olarak görülen bir hata vardır. TTB’nin Sağlıkta Dönüşüm’e esas karşı çıkma nedeni “koruyucu tıbbı” göz ardı etmesidir. Bir çok meslek odası gibi, TTB’de sağlıkla ilgili bir çok konuda susarken Nükleer Santraller hakkında konuşmaktadır. Herkes her konuda görüş belirtirken bazı meslek sahipleri bazı konuların kendi konuları olduğunu, diğer insanların bu konudan fazla anlamayacağını, bu konularda konuşma hakkının da kendilerinde olduğunu ileri sürmektedir.

Öyle konular vardır ki sadece bu konuyu bilen kişiler bilinçli bir şekilde tartışabilir. Fakat konuyu çok iyi bildiği söylenen kişilerin de her zaman en doğru görüşlere sahip olmaları mümkün değildir. Çok iyi bilinen konular halkın anlayabileceği şekilde ifade edilmelidir. Ayrıca bu tür konularda karar alanlar, siyasetçiler veya etkili kişiler bilim adamı olmadığı gibi genellikle bu konuları en zor anlayabilecek kapasitede kişilerdir. Kendi mesleğimizden konuya yaklaşırsak; sağlıkta dönüşüm projesi konularında hekimlerin çok sağlıklı bir siyasetleri olmadığı gibi, genellikle edilgen bir şekilde hükümetin yaptığı uygulamaları desteklemekte veya buna bazı yönlerinden karşı çıkmaktadırlar. Yani hamleye göre durum almaktadırlar. Halkı da ilgilendirdiği için hekim olmayan kişiler bu konuda konuşamaz diyemeyiz.

Nükleer enerjiyi ele almadan önce diğer enerji kaynaklarını kısaca irdeleyelim.

Temiz enerji kaynakları su, rüzgâr ve güneş’ten elde edilen enerjiler olup bunlar ihtiyaç olan her yerde bu ihtiyaçları karşılayabilecek kadar üretmek mümkün değildir. Bu enerji kaynakları ister istemez yardımcı veya yedek enerji kaynakları olmaktadır.

Geriye kullanılabilir enerji kaynağı olarak akarsu ve fosil kaynaklı yakıtlar (kömür, doğal gaz, petrol ürünleri gibi) kalmaktadır.

Dünyada bütün enerji sektörleri belirli kartellerin ellerindedir. Sömürgeci ve koloniyalist ülkeler sömürdükleri ülkelerin değil enerji üretmelerini suyu şişeleyip satmalarını ve yoğurt yapmalarını dahi istemez. Bu nedenle enerji yatırımları konusunda da kendi sömürgeci siyasetlerine göre davranırlar. Bir ülkenin enerji siyasetini de doğru bir şekilde saptayabilmesi için önce bağımsız olması gerekir.

Türkiye’de şu anda enerji temininde en pahalı yöntem olan ve dünyanın başka hiçbir ülkesinde yaygın kullanılmayan doğal gaz çevrim santralleri teşvik edilmekte olup bu aynı zamanda en pahalı ve tehlikeli olanıdır. En temizi ise akarsulardan elde edilen enerjidir. Bunda da maalesef barajlar yapılarak ekosisteme zarar verilmektedir.

Fosil yakıtlar başlıca enerji temini, ısıtma ve ulaşımda kullanılır. Motorlu taşıtlarla ulaşım, artık trafiği durma noktasına getirdiği gibi trafik kazaları herhangi bir hastalıkla mukayese edilemeyecek kadar insan sağlığına zarar vermektedir. Egzoz gazları en başta gelen kanser, alerji ve solunum hastalıklarına neden olduğu gibi havaya karbon monoksit ve azot oksit gazlarını yayar. Ayrıca bu gazlar küresel ısınma nedenidir. Bazı kömür santralleri ormanları ve doğal çevreyi de bozmaktadır. Koruyucu tıp açısından ulaşımın ve ısınmanın fosil yakıtlarla değil elektrikle olması gerekmektedir. Kısaca fosil yakıtların kullanımının en aza indirilmesi gerekmektedir. Fosil yakıtlara bağlı enerji kullanımının ekonomisi ve insan sağlığına etkisi hesaplandığında bu nedenle oluşan kanser, akciğer hastalıkları, alerjiler, trafik kazaları, gürültü, çevre kirlenmesi ve doğaya verilen zararlar da hesaba katılmalıdır. Nitekim Nükleer uzmanı Bernard L. Kohen’in kitabının ismi; “Çok geç olmadan*” dır. Bu ismin verilmesinin sebebi, fosil yakıtlarla yapılan enerji üretiminin neden olduğu zararlar nedeniyle insan nesli ve dünyadaki yaşamın uğrayacağı zarara dikkati çekmek içindir. Türkiye’de nükleer santral konularında yapılan tartışmalarda nedense kimse bu uzmanın değerlendirmelerine dikkat etmemektedir. Bu kitap zarar-analiz yöntemi ile de ilginç istatistiki bilgileri taşımaktadır.

Yukarıda özetlediğimiz kitle ve toplum zararları ortada olduğu halde şu ana kadar bütün dünyada 200/328 kişinin ölümüne neden olan kuş gribinin bütün dünyaya en tehlikeli hastalık olarak tanıtıldığı gibi nükleer santrallere karşı olmak da aydınlığın, entelliğin, çevreciliğin ve solculuğun bir mevzusu haline gelmiştir. Nükleer santraller bir yana radyasyonun gerçekten önemli zararları vardır. Nükleer santral karşıtları toplumun esas zarar gördüğü bu alanlarda nedense seslerini çıkarmaz ve görmezden gelmektedir. Toplumun yaygın olarak iatrojenik olarak radyasyona maruz bırakıldığı yerler, insanlara sağlık yardımı yapmak için kurulmuş olan sağlık tesisleridir. Sağlıkta Dönüşüm ve sağlıkta özelleştirme ile sağlık ticaretinin yaygınlaşmış ve bütün hastaneler artık sağlık ticaretinden kâr edecek şekilde çalıştırmaya başlanmıştır. Hastanelerde yapılan alışveriş esas olarak sağlık teknolojisinin abartılı ve gereksiz olarak kullanılması ve hastane işlerinde çoğunluğu uluslararası ilaç kartelinin kesesine gidecek tıbbi ürün, ilaç, malzeme, cihaz ve teknolojinin kullanılması ve satılması ile yürütülmektedir. Bu nedenlerle hastanelere başvuran herhangi bir kişinin en az birkaç röntgen filmi, tomografi, sintigrafi ve diğer radyolojik teşhis imkanları kullanılmadan hastaneleri terk etmesi mümkün değildir. Büyük bir çoğunluğu gereksiz ve ticari nedenlerle çektirilen bu tomografi ve sintigrafilerle bir AC filminin 350-450 katı radyasyon verildiğini de belirtmek gerekir. Hastalar bu tetkiklerle ne kadar zarara uğradıklarının farkında değildir.

Radyasyonun sağlığa uygun ve zararsız bir eşik değeri yoktur. Çok küçük dozları dahi zararlıdır.Bu nedenle tarama amacı ile çektirilen mamografiler de kanser riskini arttırmaktadır. Bu şekilde kitlesel ve çok sık yaptırılan mamografilerin de engellenmesi gerekir.

Bu şekilde tüm toplumun kitle olarak radyasyona maruz bırakılması konusunda radyasyonun zararını çok iyi bilen kesimler susmaktadır. Projektör nükleer santrallere tutulmaktadır. Nükleer santraller atom bombası patlatılarak enerji üretilen santraller değildir. Kontrollü nükleer enerji temini ile su ısıtılmakta ve bu sıcak su ile santraller çalıştırılmaktadır. Dışarıya bir radyasyon yayılması söz konusu değildir. Atıkları de şehirleri çevreleyen çöp dağları gibi önemli bir sağlık sorunu oluşturmaz. Tomografi örneğinde olduğu gibi bu atıklara maruz kalarak radyasyon alan kitlelerden bahsedilmemektedir. Bu atıklar cama çevrilerek okyanus derinliğine atılmakta veya kurşunla korunan depolarda saklanabilmektedir.

Nükleer reaktörlerin en önemli sakıncası ise bu maddelerin de fosil yakıtlar gibi neticede yenilenebilen ve tükenebilecek bir kaynağa bağlı olmalarıdır. Sonsuz bir enerji kaynağı değillerdir. Eğer sürekli yakıt temin edilebilseydi en ideal enerji kaynağı olurlardı.

Türkiye’de nükleer enerji meselesi iki açıdan ele alınmalı: 1) Siyasi iktidarlar bu enerjiye elde edecekleri rant açısından yaklaşmaktadırlar. Özellikle yabancı nükleer kartellere bu imkânların sağlanması ile elde edilecek rüşvetler ve rant çok önemlidir. Benzer bir mantık doğal gazda kullanılmış ve bu şekilde elde edilen pahalı enerji alınması için hidroelektrik santraller devre dışı bırakılmıştır. Daha önce yapılan nükleer enerji santrali ihalesi bu iş için hemen her firmaya mavi boncuk verilmesi ve rüşvet alınması nedeniyle iptal edilmişti. Verilen rüşvetler daha sonra devlet kesesinden geri ödenmiştir. Bugün de böyle bir konunun gündeme gelmesi gene rant meselesi iledir. Ama bu rant diğer santraller için de söz konusudur. 2) Türkiye nükleer santral yapmalı ve sahip olmalı mı? Evet. Türkiye atom bombası da yapmalıdır. Çünkü Bush, geçenlerde İran’a saldırıya karşı çıktığı için Rusya’yı nükleer savaşla tehdit etmiştir. Sömürgeci, işgalci ve saldırgan ABD göz dağı vermek için sırf gösteriş ve hava olsun diye bu bombayı kullanmıştır ve tekrar kullanabilir. Türkiye nükleer santralleri öncelikle bu teknolojiyi öğrenmek için ve kendi gücü ile kurmalıdır. Fakat bu yöntem Türkiye’de temel enerji temin yöntemi olmamalıdır. Çünkü hidroelektrik imkânlar tam olarak kullanılmamıştır. 3) Nükleer enerji santralleri konusu Türkiye’de ne tıbbi açıdan ne de stratejik açıdan çok önemli bir konu değildir. Bizim bugün sömürgeci işgal, savaş ve parçalanmadan kurtulma sorunumuz var. Bu da kısaca AB ve ABD hegemonyasından kurtulma olarak ifade edilebilir.

Nükleer enerji üretimi dünyada yasaklanmış ve aforoz edilmiş bir enerji üretim yöntemi değildir. Sömürgeci ülkelerin hepsinde bu santraller vardır. Bu ülkelerde Yeşil Barış gibi CIA’nın kontrolündeki bazı örgütler nükleer enerjilere karşı çıkmamakta ve çevreci enerji diyerek bunu savunmaktadırlar. Aynı örgütler Türkiye’de buna şiddetle karşı çıkmaktadırlar. İsrail’de de nükleer santraller ve 400’ün üstünde atom bombaları vardır. İsrail bu konuda hiçbir uluslar arası kontrol ve anlaşmayı da imzalamamıştır.** ABD ve AB ülkeleri, bu teknolojiye kendileri ve izin verdikleri ülkelerden başka ülkelerin sahip olmasını istememektedir. Bu açıdan baktığımızda nükleer santral ve teknolojiye sahip olmayı savunmanın dahi anti-emperyalizm olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan İran’ın Venezüella’nın nükleer teknolojiye sahip olması hakkını ve çalışmalarını desteklemek gerekmektedir.

  • Bernard L. Cohen: Çok Geç Olmadan. Tubitak yayınları.
  • Yılmaz Dikbaş: İsrail’in Nükleer Cephaneliği. Asya Şafak Yayınları. 2006.

20.11.2007

GATS ANLAŞMASI KAPSAMINDA BULUNAN HİZMET SEKTÖRLERİNİN SINIFLANDIRILMIŞ LİSTESİ

GATS ANLAŞMASI KAPSAMINDA BULUNAN HİZMET SEKTÖRLERİNİN SINIFLANDIRILMIŞ LİSTESİ Çeviri: Selim Yılmaz Aşağıdaki sınıflandırma 1994...