SAĞLIK HİZMETLERİNDE VERİMLİLİK ANLAYIŞI VE BUNUN SAĞLIK SİSTEMİNDEKİ SONUÇLARI

SAĞLIK HİZMETLERİNDE VERİMLİLİK ANLAYIŞI VE BUNUN SAĞLIK SİSTEMİNDEKİ SONUÇLARI

1. GİRİŞ

Verimlik, bir üretim ya da hizmet sisteminin ürettiği çıktı ile, bu çıktıyı yaratmak için kullanılan girdi arasındaki ilişkidir. Verimlilik, çeşitli mal ve hizmetlerin üretiminden kaynaklanan –emek, sermaye, arazi, malzeme, enerji, bilgi- etken kullanımıdır diye tanımlanabilir. Yüksek verimlilik aynı miktar kaynakla daha çok üretmek ya da aynı girdiyle daha çok çıktı elde etmektir. Verimlilik aynı zamanda sonuçlarla,bu sonucu elde etmek için harcanan zaman arasındaki ilişki olarak da tanımlanabilir. İstenen sonucu sağlamak için harcanan zaman azaldıkça, sistemin verimliliği artar. (Joseph Prokopenko: Verimlilik Yönetimi, MPM Yayınları.)
Hizmet alanlarında ve özellikle sağlık hizmetlerinde verimliliğe bu kavram açısından yaklaştığımızda iki verimlilik anlayışı ortaya çıkmaktadır.
Verimlilikte çıktı aynı zamanda elde edilen sonuçtur. Konu sağlık hizmeti olduğu zaman eldeki mevcut bütün imkânlarla sağlık yönünden en iyi çıktıyı almak iyi bir sağlık hizmetinin göstergesi olacaktır. Sağlık hizmetinde çıktı, kişilerin ve toplumun sağlığını en iyi hâle getirmek ve muhafaza etmek ise, sağlık tesislerinde verilen hizmetin böyle bir çıktı sağlaması gerekir. Sağlık hizmetlerinin bu şekilde verilmesi aynı zamanda bu hizmetlerin insancıl amaçla verilmesi ve kullanılması demektir. Böyle bir sağlık hizmeti tercihi aynı zamanda siyasi bir tercihtir.
Verimlilikte girdi ve çıktı kavramları herkes için aynı anlama gelmez. Aynı girdi ile daha çok çıktı almayı, ticari yatırımda düşündüğümüz zaman, birim yatırımla elde edilebilecek en fazla kârı elde etmek daha fazla çıktı olarak yorumlanabilir. Bu takdirde verimlilik yatırımı yapan veya para kazanmak için iş yapan kişi ve şirketlerin yatırıma oranla kazancı ile ölçülür. Bu formülü sağlık hizmetlerine uyguladığımız zaman her kademede bu şekilde örgütlenmiş tıp kartelinin sağlık anlayışı ortaya çıkar.
Uluslar arası ilaç şirketleri kendi yayınlarında sağlık hizmeti, hastalıkların önlenmesi ve toplum sağlığında iyileşme gibi kavramlardan bahsetmez. Onlar sağlık pazarı, kârlılık oranı, pazar hissesinden bahsederler. Onların kullandığı çıktı, sağlıkla ilgili bir kavram değildir. Çıktı satılan ürün ve elde edilen kazançtır. Bu da tedavi veya ameliyat olan ilaç veya malzeme kullanan hasta sayısı demektir. Bu da kişi başına sağlık harcamalarının artması anlamına gelir. Bunun için de sağlık hizmeti kavramı değiştirilmiş, insan hayatı tıbbileştirilmiş ve insanlar hasta olmasalar dahi sürekli sağlık teknolojisi ve ilaç kullanan kişilere dönüştürülmüştür. Modern tıpta sağlık hizmeti artık sağlık piyasası olmuştur.
Tıp karteli önemli ilaç ve tıbbi ürünlerin üretim ve patent haklarını ellerinde bulundurur. Ülkelerdeki sağlık sistemleri, tıp eğitimi ve bilimi bunların çıkarına göre belirlenir. Tıbbi cihaz, ilaç ve ürünler bunların araştırma laboratuarlarında geliştirilir veya bunların ödediği fonlarla bu çalışmalar yapılır. Basın ve medya bunların ürettiği ürünleri pazarlamak için bir araçtır. Hem hekimlere hem de halka yönelik tıbbi programlar, toplantılar, kongreler ve seminerler bu amaca hizmet eder. Tıbbi ilaç ve ürünlerin kullanılmasında bunların hastalıkları ne kadar tedavi ettiğinden değil, ilacın uygun şekilde verilip verilmediği ve girişimin ne derecede başarı ile yapıldığı üzerinde durulur. Kalite ve standart en çok üzerinde durdukları konu olup İSO standardı gibi kalite kavramlarından bahsedilir. Bu standartlara ve kaliteye uyulması kitlelere kullanılan tıbbi yöntem ve girişimin başarısı olarak takdim edilir. Halbuki bu kavramlar yerine elde edilen sonuç ve tedavinin başarısı önemlidir.
Bu başarı toplum tarafından bu yöntem ve ilacın hastalıklar üzerinde etkili ve yararlı olması olarak algılanır.
Halk özellikle sağlık alanında esas amacın insan sağlığı olduğunu ve yapılan işlem ve tedavilerin tamamen bu amaca yönelik yapıldığını düşünmektedir. Tıbbi firmalar sadece insani nedenlerle yeni ilaç, malzeme, cihaz ve teknoloji üretmektedir. Bu ürünlerin pahalı olmasının nedeni olarak bunların geliştirilmesi için çok pahalı araştırmaların yapılmasıdır. Öyle bir beyin yıkanması yapılmıştır ki ürünlerin yeni, pahalı ve orijinal olduğu oranda o kadar etkili ve yaralı olduğuna inanılmaktadır.
Toplumdaki diğer bir yanılgıda kartelin belirlediği tıp anlayışının neticede bir bilimsel bir anlayış olduğudur. Onlara göre tıp bilimi ve sağlık sistemi sınıflar ve siyasi sistemler üstü bir şeydir. Uygulanan bu tıp anlayışı her sistem için geçerlidir ve seçeneği yoktur. Ülkelerin siyasi sistemi farklı olsa bile sağlık alanında yapması gereken bu modern tıp (!) anlayışını uygulamaktır.
Genellikle kamucu sağlık sisteminden bahsedildiğinde, bu sistem de sonuçları ve verimlilik anlayışı yönünden ele alınmaz. Hizmetlerin devlet tarafından ve halka ücretsiz verilmesini kamucu bir sağlık sistemi olarak algılanmaktadır. Onlar eleştirisi ve muhalefeti çoğu zaman özel hastaneciliğe yöneliktir. Sorunu yeterince algılayamayan bu kesim sadece özel hastaneciliğin fazla gelişmesine ve yayılmasına karşıdır. Bunlar karteli görmez, tek tük özel hastane patronu ile uğraşır. Bunu devrimcilik, solculuk sanır.
2. SİSTEMİNİN VERİMLİLİK ANLAYIŞI AÇISINDAN İNCELENMESİ
Sağlık hizmetlerinde verimlilik kavramı, zor anlaşılan bir kavramdır. Ayrıca sağlık hizmetleri hizmet alanının da en pahalı bölümüdür. Sağlık hizmetleri yapılan işlerin iç yüzünün anlaşılmasını istemeyen çevrelerce karmaşık, anlaşılmaz ve algılanması güç bir hale sokulmuştur. Kimse bu hizmetlerin ne amaçla verildiği ve sağlık hizmetlerinin çıktısının ve sonucunun ne olması gerektiği üzerinde durmamaktadır.
Halk, sağlık hizmetlerinin ücretsiz olması, istenilen hastane ve eczaneye gidilebilmesi ve yapılan işlemlerde kendi istek ve arzularına göre hareket edilmesi üzerinde yönlendirilmiştir.
Hizmeti verenler ve hükümetler de sunulan hizmet türleri ve çeşitliliği, muayene ve tedavi olan hasta sayısında ve kullanılan ürün ve ilaç miktarında artış, müşteri memnuniyeti, hastane personelinin güler yüzlü olması gibi konular üzerinde durmaktadır. Hasta sayısı ve harcamaların artmasını başarı olarak ilân edilmektedir. Bütün sağlık piyasasının bir ticari amaç için örgütlendiği bu anlayışta sağlık tesisleri tıbbi ürün ve hastalıkların satıldığı ve pazarlandığı büyük mağaza veya alışveriş merkezi görevi görmektedir.
Bu ticaretin gelişmesi bir taraftan da bu merkezlerin fazlalığı ile mümkündür. İşte bu noktada başta WHO (Dünya Sağlık Örgütü) olmak üzere bazı uluslar arası örgütler sağlık hizmeti ile ilgili standartlardan bahsetmektedirler. Bu standartlar da genellikle sağlık hizmetleri için kişilerin ve devletin yaptığı toplam harcama, kişi başına hastaneye başvurma ve ilaç kullanma oranı, kişi başına düşen hekim ve hasta sayısı gibi oranlardır. Bir ülkenin “medeni” ve gelişmiş olması için bu oranların yükseltilmesi gerektiği belirtilir. Ülkelerin sağlık seviyesinin geliştirilmesi için bu standartlara ulaşılması tavsiye edilir.
Bunların kullandığı kulağa hoş gelen diğer bir ifade de sağlıkta eşitsizliklerin giderilmesidir. Ülke genelinde hekim ve hastane dağılımının yetersiz olması da sağlıkta eşitsizlik olarak adlandırılır. Bunun giderilmesi ile her yerde sağlık hizmeti verilmesi sağlanmış olacaktır. Halbuki gerektiği oranda veya daha fazla hekim ve sağlık tesisi bulunması buralarda düzgün ve iyi bir sağlık hizmeti verildiğinin göstergesi değildir. Bu sayının fazla olduğu ülkelerde özellikle sağlıklı ve ihtiyacı olmayan kişilere uygulanan gereksiz tıbbi girişim ve tedavilerin oranın daha da arttığı görülmektedir. Başta ABD ve diğer batı ülkeleri çok fazla sağlık tesisi bulunmasına rağmen sağlık hizmetlerinin en kötü ve en pahalı olduğu ülkelerdir. İşin ilginç olan yanı TTB’nin de yıllarca aynı sloganlarla sözde muhalefet ve siyaset yapmasıdır. Kimse yapılan harcamaların ne kadarının insanların yararına olduğu ve toplumun sağlık seviyesini ne kadar ilerlettiği üzerinde durmamaktadır. Halbuki verimliliği, toplumcu ve insan merkezli olarak yorumladığımızda iyi bir sağlık hizmetinde hasta, hastane, hekim sayısı ve ilaç giderlerinde bir azalma olması gerekir.
Ayrıca toplumun sağlık durumunu, sadece hekim sayısını arttırmak ve hastane açmakla düzeltmek mümkün değildir. Ya da hastalıkların artmasının nedeni hekim ve hastane sayısının az olmasından değildir. Burada ters bir ilişki vardır. Hekim ve hastane sayısı arttığı oranda hasta sayısında bir artış görülmektedir. Bu gün görülen hastalıkların büyük bir kısmı kötü çevre koşulları, trafik kazaları, fosil yakıtlarının neden olduğu sorunlar, hatalı veya genetiği değiştirilmiş ürünlerle beslenme ve çoğu sağlık tesislerinde ve gereksiz olarak yapılan iatrojenik (hekim tarafından uygulanan tedavinin doğal bir sonucu olarak veya çoğunlukla gereksiz ve yarasız bir tedavinin komplikasyonu olarak veya tıbbi uygulamanın ustalıkla yapılmaması sonucu gelişen tıbbi durum ve sorunlar) tedavi ve girişimlere bağlı sağlık sorunlarıdır.
Modern tıp anlayışının sağlık hizmeti dendiğinde anladığı tek şey, hastalık aranması ve ilaç kullanılmasıdır. Bu nedenle tıbbi sorunu olan ve olmayan kişilerde döne döne hastalık aranır ve tarama testleri uygulanır. Bu yöntemler aynen balıkçıların balık avlamak için uyguladığı tirol ve dip tarama avcılığına benzer. Amaç avdan boş dönmemektir. Bu aramalarda muhakkak ya bir hastalık veya ilaç kullanmak için bir neden saptanır. Taramaların boş çıkmaması için gerçekte hastalık olmayan bir çok uyduruk hastalık tanımı yapılarak hastalık sayısı arttırılmıştır. Ayrıca bilinen hastalıkların tedavi şekilleri de piyasaya sokulan ilaç ve ürünlerle durmadan değiştirilmektedir.
Piyasa tıbbında koruyucu tıp da gene aşı ve ilaç kullanmak demektir. Halbuki bir çok hastalık çevresel nedenlerle meydana gelir. Bunların aşısı ve ilacı yoktur. Öncelikle bu çevresel ve ekolojik nedenleri düzeltmek gerekir.
Toplumun sağlık seviyesinin diğer bir göstergesi olarak yeni doğan ve anne ölüm oranı, aşılama oranlarından bahsedilmektedir. Bunlar bir ülkede verilen sağlık hizmetlerinin tek başına yeterli olduğunu gösteren rakamlar değildir. Bunların yanında tedavi ve girişim başına yatış süreleri, komplikasyon ve ölüm oranları, tedavilerin etkililiği ve maliyeti gibi ölçütler üzerinde durulması gerekir. Şüphesiz sağlık hizmeti dediğimizde bu hizmetlerin hastalar üzerinde uygulanan bir hizmet olması gerekir. Gereksiz yapılan girişimler ve kullanılan ilaçlar ve bunların artış nedenleri üzerinde durulmamaktadır. Bütün bu oranlar bebek ölüm oranı arkasına gizlenir.
Verimlilik ve sağlık hizmetinde başarının ne olduğunu Türkiye’den bir örnekle açıklayalım:
Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda sıtma ile savaş için yürütülen mücadele buna iyi bir örnektir. Sıtma savaşı her üçü de hekim olmayan üç kişinin yurt çapında yürüttüğü mücadelelerle mümkün olmuştur. Bu üç kişiden birisi sadece kan alıp yayma yapıyor, diğeri bunu mikroskopta inceleyip hastalığı teşhis ediyor, üçüncüsü de ilacını veriyor. Bu şekilde az sayıda kişi ile etkili bir sıtma mücadelesi yapılmıştır. Bu örnekte olduğu gibi bazen hastalıklarla mücadele için binlerce kişiye, tesise ve hatta hekime bile gerek yoktur. Bu mücadelenin girdileri bu üç kişinin maaşı, harcamaları, kullanılan malzeme ve ilaçlardır. Çıktı ise (sonuç) bu mücadeleler sonucu azalan sıtma hastaları ve bunun ülke ekonomisine katkısıdır. Fakat modern tıp anlayışında hastane, hekim ve sağlık imkânları arttığı oranda hasta ve hastalıklarda da bir artma görülmektedir. Sağlık harcamalarının artışının bir diğer nedeni de budur.
Sağlık hizmetleri, bu hizmetler hekimler tarafından yürütüldüğü için , bireysel ve hekim merkezli bir hizmet olarak algılanır. Bu nedenle hekimin iyi ve kötü olmasından, hekim hatalarından ve hekim performansından bahsedilir. Sağlıkta dönüşümle birlikte sağlık piyasası genişlemiş ve bu genişlemeye paralel olarak sağlıkla ilgili işlemlerden dolayı zarar gören ve ölen kişi sayısı da artmıştır. Bu nedenle sağlıkta çıktı kavramı hekimle hasta arasında bir meseleye indirgenerek kötü tıbbi uygulamalar (malpraktis) olarak değerlendirilip yargı yoluna yönlendirilmiş ve hasta şikâyetlerini azaltmak ve dikkati başka yöne çekmek için hastanın bilgilendirilmesi ve hasta hakları gibi kavramlar işlenmeye başlamıştır.
Türkiye’de sağlıkta dönüşüm projesi ile birlikte sağlık camiasında üzerinde en fazla konuşulan kavram “hekim performansı”dır.
3. SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM PROJESİNDE HEKİM PERFORMANSI
Sağlıkta Dönüşüm kendisini küreselleşme olarak isimlendiren ABD emperyalizminin bütün dünyada tek başına egemen olma mücadelesinin sağlık hizmetleri alanındaki uygulamasının adıdır. Burada ulus devletlerin elinde olan bütün imkanların özelleştirilerek veya satılarak yok edilmektedir. Sağlıkta dönüşüm ile de daha önce bir dereceye kadar var olmasına izin verilen kamu sağlık sistemleri ve sağlık anlayışının özelleştirme ile artık tamamen yok edilmesi ve daha sonra doğrudan uluslar arası tıp karteli ve oligarşisinin eline ve yönetimine devredilmesi amaçlanmaktadır.
Piyasa merkezli sağlık hizmetlerinde hekim performansı da piyasanın taleplerine göre belirlenmektedir. Burada performans, hekimin çalıştığı hastaneye ve nihai olarak tıp karteline sağladığı kazançla ölçülür. Bu tıbbi bir başarı ve yeteneğin ölçülmesi değildir. Kartelin kazancını arttırdığı oranda, hekimin kendisinin de kazanması demektir.
Başlangıçta hekimlere verilen performansa göre ücret kavramı hekimlerin emeğinin değerlendirilmesi ve gelirlerinin arttırılması olarak yorumlanmıştır. Sırf bu performans anlayışı nedeni ile sağlıkta dönüşümün diğer yönleri üzerinde durulmamış ve sanki sağlıkta dönüşüm projesi sadece bu amaçla yapılan bir iş gibi algılanarak bu proje ya açıktan ya da kerhen desteklenmiştir. Topluma da bu dönüşümün herkesin istediği hastaneye gitmesi ve istediği eczaneden ilacını alabilmesi için yapılan bir dönüşüm olduğu söylenmiştir.
Sağlıkta dönüşüm ile önce, SSK hastaneleri kapatılarak sosyal güvenlik kuruluşları sadece bir geri ödeme kurumuna döndürülmüş ve hastanelerde verilen hizmetler için bir fiyat çizelgesi belirlenerek hastanelerden verdikleri hizmeti bu şekilde fiyatlandırmaları istenmiştir. Hastaneler verdikleri hizmetleri hastalık ve tedavinin şekline göre ya paket fiyat üzerinden ya da işlem başına faturalandırarak bunun parasını sosyal güvenlik kuruluşlarından almaya başlamışlardır. Buna bazı ilaçlarla tıbbi cihaz ve malzemelerin fiyatı dahil değildir. Projenin uygulandığı diğer ülkelerde olduğu gibi bu uygulama ile iki ayrı performans uygulaması görülmeye başlanmıştır.
A) Yapılan her işlemin ve yatış gününün, tetkikin, tedavinin, ilacın, malzemenin, muayene ve konsültasyonun herhangi bir ölçüye bağlı olarak sınırlandırılmadığı işlem başına ücretlendirme ve ödeme yapıldığı hizmette (fee for sevice veya lokantalarda olduğu gibi a la carté) ödeme: Bu durumda yatış, ayaktan takip, yapılan tıbbi işlem, muayene, konsültasyon, ilaç, malzeme, cihaz vb. olabildiğince abartılır. Çok hastası olan ve bu şekilde tanıya göre yapılan işlemleri en fazla abartabilen hekimin performansı yüksektir. Bu nedenle hekim uygulayabileceği bütün tıbbi teknoloji, tetkik, tedavi ve ilacı hastasında uygulamaya çalışacak veya saptanması güç kalemlerde bunu hastane idaresi ile birlikte çalışarak faturalama bilgileri ve hileleri ile abartacaktır. Bu uygulamada hastanın geç iyileşmesi, devamlı tetkik ve tedavi yapılacak sorunlarının ve komplikasyonların gelişmesi önemli değildir. Hatta hastanın böyle komplikasyonlar nedeniyle uzun süre yoğun bakım tedavisi gereksinimi, sisteme daha fazla ve tatlı kârlar bırakır. Sağlık hizmetleri vasıtasıyla insanlara zarara verilmesi arzu edilen bir durum gibi düşünülmezken, hekimlerin bu şekilde kötü çalışması özendirilmekte ve teşvik edilmektedir. Bu tür fiyatlandırmada, kullandırılabilecek veya fatura edilebilecek bir çok ilaç ve özellikle en pahalı olanları hastaya kullandırılır veya fatura edilir. Halkımız gereksiz ve aşırı tetkik ve tedavi olarak yorumlayabileceğimiz bu kötü tıbbi hizmeti, olması gereken sağlık hizmeti olarak yorumladığı için sorunu anlayamamakta ve yorumlayamamaktadır. Burada esas eksiklik şimdiye kadar halka bunların doğru bir şekilde anlatılmamasında yatmaktadır.
B) Paket fiyata göre yapılan ücretlendirme: Bu gereksiz faturalama ve giderlerinin azaltılması amacıyla yapıldığı iddia edilen bir uygulamadır. Sadece yatan hastalarda uygulanmaktadır. Burada özellikle belirli tetkik, tanısal ve tedavi edici girişim ve ameliyatlarda yeterli bir kâr payı ile maliyetlerin önceden belirlendiği bir uygulama söz konusudur. Bu uygulamada da tedavi maliyeti ne kadar düşük olursa sabit fiyat üzerinden hastanenin kârı o kadar fazla olacaktır. Bu takdirde hastaların ortalama hastanede kalma süreleri, tetkik sayıları, tedavi ve ilaç giderleri, bakım masraflarının en düşük seviyede tutulacağı görülecektir. Bu nedenle özel hastanelerin bu girişimleri en düşük maliyetle yapacak cerrahları çalıştırması uygun olacaktır. Bu işlemin doğru, uygun ve gerçekten yapılması gereken bir hastaya yapıldığını varsaydığımız takdirde iyi bir performans anlamına gelebilir. Fakat her iki performans anlayışında, işlemlerin hangi teşhise göre veya neden yapıldığı üzerinde durulmamaktadır. Yani bir girişimin gerçekten yapılıp yapılmadığı veya yapıldıysa bu girişimi gerektiren bir hastaya mı yapıldığı araştırılamaz ve denetlenemez. Önemli olan yapılan girişime uygun bir teşhis veya varsayımla hasta veya kişiler üzerinde tıbbi teknoloji ve ürünlerin kullanılmasıdır. Burada da hekim veya cerrah yaptığı tedavi ve girişimi arttırma güdüsüyle karşılaştığı için ya hiçbir tıbbi ve cerrahi sorunu bulunmayan kişilerde cerrahi sorun veya hastalık arar ya da tamamen sağlıklı olan kişileri bile bir şekilde bu tür bir girişime ikna edebilir. Bütün bunlar için hasta korkutulur; gelecekte oluşabilecek veya varsayılan kötü durumlar abartılır. Zaten bu işleri yorumlayamayacak durumda olan hastalar bir şekilde ikna edilir. Hastalık arama ve bulma işinde hastanelere ilaç firmaları veya onlarla ilişkili dernekler ve örgütler de yardım eder. Ücretsiz muayene kampanyaları düzenlerler. Modern tıbbın hastalık mönüsünde çoğu uydurulmuş ve değiştirilmiş, kolaylıkla bir hastalık olarak yorumlanabilecek bir çok hastalık ve gerekçe bulmak çok kolaydır. Girişim ve ameliyatların başarı ile yapılması bunların uygun ve gerekli durumlarda yapıldığını göstermez. Çünkü bu girişim neticede kişinin sağlık durumuna olumlu bir katkı yapmayacaktır. Bu şekilde sadece gereksiz olarak yapılan tedavi, girişim ve ameliyatların sayısı artacaktır.
Paket uygulamalarda geliri arttıracak diğer bir uygulama aynı anda yapılan ameliyat ve girişimleri arttırmaktır. Bu şekilde gerçekten yapılmayan veya hasta için hiç de gerekli olmayan diğer bazı girişim ve ameliyatlar da ücretlendirilmiş olur. Burada arttırılan sadece işlem kalemi olduğundan, tahlil, tetkik, tedavi,ilaç gibi işlerle faturayı şişirmeye gerek de yoktur.
Bu uygulamalarda ne kadar kârlı görünse de sıradan bazı tedavi ve girişimlerin kâr oranı onları tatmin etmez. Bu nedenle çabalar daha kazançlı tedavi, girişim ve ameliyatlar üzerine yoğunlaşır. Bugün bir çok girişim ve tetkik artık fabrikasyon olarak yapılmaktadır. Bu ameliyatların hemen hepsi kullanılan malzeme ve bunun getireceği kazanç için yapılır. Pahalı ürünlerin kullanılması ile girişimin daha başarılı olacağına hasta ikna edilir. Hastalar çoğu zaman bu pahalı ürünlere ameliyat ücretinin 2-3 katı ek ücret ödemek zorunda kalır. Çok pahalı bazı ilaçlar da “paket” ücretin dışındadır. Burada tedavi maliyetini değerlendirdiğimizde hastalara yapılacak devamlı kontrol ve tetkiklerle sürekli kullandırılacak ilaçların maliyeti de düşünmek gerekir.
Sosyal güvenlik kuruluşlarının yapılan işlemlerin gerçek hastalara yapılıp yapılmadığını sorgulamak bir yana bunların gerçekten yapılıp yapılmadığını sorgulama ve denetleme hakkı yoktur. Denetimler fatura üzerinden yapılır. Bu fatura eklerinde ise yapılan girişimlerle ilgili hiçbir belge istenemeyeceği kurala bağlanmıştır. Yani denetimler de göstermelik ve sanaldır.
Her iki faturalama anlayışında da sağlık kuruluşu ve hastanelere gelirlerini ve kârlarını arttırabilecekleri imkânların fazlasıyla yaratılmış olduğu görülmektedir. Bu şekilde primlerle toplanan sosyal güvenlik kuruluşlarının paraları oluk oluk sağlık kuruluşlarına aktarılmaktadır.
İnsan merkezli tıp anlayışında hekim performansı yukarıdaki anlayışın tamamen zıddıdır. Burada hekimin tıbbi muayene ve girişimleri sadece uygun hastalara yapması, morbidite’yi arttıran gereksiz, ilaç, muayene ve girişimlerden kaçınması, en etkili tedaviyi en düşük masrafla başarması esastır. Sağlık hizmetlerinin de bu amaçla verilmesi ile toplumda hasta olan, muayene olan veya hastanelere bağlı yaşayan, devamlı ilaç kullanan kişi sayısının azalması sağlanır ki, bu durum uluslar arası tıp kartelinin ancak kabusu olabilir.
4. VERİMLİLİĞİ ARTTIRMAKTA SAĞLIK SİGORTACILIĞININ ROLÜ
Yukarıdaki açıklamalardan kolaylıkla anlaşılabileceği gibi bu sistemde sigortacılık sistemi zaten yüksek olan ve giderek artması hedeflenen sağlık harcamalarına sürekli bir finansman yaratmak için getirilen bir pazarlama taktiğidir. Aksi takdirde hem pahalı ve hem de gereksiz olan bir çok tıbbi uygulama ve ilaç toplum tarafından bu kadar çok tüketilmezdi.
Kişilerin kendi keselerinden yapacağı harcamalarda ceplerinde olan paraya da bakarlar ve modern tıp pazarında bulunan gereksiz hastalık ve tedavilere bu kadar para ayırmazdı. Sigortanın yaptığı katkı kişilerin kendi keselerinden yaptığı harcamaları göz ardı etmesine de yaramaktadır. Bazı girişim ve tedavilerde kişilerin keselerinden yaptığı harcama sigortanın ödediğinden de fazladır.
Dünyada en fazla satılan ilk on ilaca baktığımızda, bu ilaçların hiçbir hastalığın tedavisinde kullanılmayan ve insanlara sağlık yönünden bir fayda sağlamayan ilaçlar olduğu görülür. Bu ilaçlardan bazıları ile (kolesterol ve kemik erimesi ilaçları) hiçbir hastalık tedavi edilmezken, insan fizyolojisine aykırı olarak kullandırılan menopoz tedavileri ile de ayrıca kanser gelişmesine zemin yaratılmaktadır. Araştırma muayenelerinin ve daha sonra da girişimlerin bir kısım giderlerinin sigorta tarafından ödenmesi gereksiz cerrahi girişimlerin oranını da arttırmaktadır. Bu şekilde sezaryen oranları % 85’lere ulaşmıştır. Koroner anjiografi dahil diğer girişimler ise hemen her başvuran hastaya yapılır hale gelmiştir. Buna sayısı giderek artan sürekli kullandırılan ilaç, aşı ve diğer ürünleri eklediğimiz zaman sağlık giderleri ve harcamalarının devamlı artmasının kaçınılmaz olduğu görülür.
Sağlık hizmetlerine yapılan harcama bir gelişmişlik göstergesi olduğu için bu artışlar kötüye yorumlanmaz. Bu şekilde, medeni devletlere yaklaştığımız savunulur. Tıp karteli gereksiz ilaç kullanılması ve kendi ürünlerine getirilen en ufak bir engellemeden ve sınırlamadan rahatsız olur ve “insanlar ölsün mü” diyerek toplumu galeyana getirir. Halbuki kendi ilaçlarının tüketilmemesi, insanlar için değil kendileri için bir ölümdür.
Sağlık giderlerindeki artış, primlerde ve katkı paylarında sürekli bir artışla birlikte toplumun özel sağlık sigortaları yaptırılmasına da yöneltilmesi ile sonuçlanacaktır..
5. ULUSAL VE İNSAN MERKEZLİ BİR KAMU SAĞLIK SİSTEMİ OLABİLİR Mİ
Sağlık hizmetlerinin insan merkezli ve toplumcu olarak verildiği ülkelerde, sağlık giderleri giderek azalacağı ve toplum daha sağlıklı olacağı için, bu harcamaların genel bütçeden karşılanması mümkündür. İşin içinde ticaret ve pazarlama olmadığı için devlet tarafından karşılanması esastır ve kolaydır. Bu durumda tıp kartelinin satış listesinde bulunan bir çok ilaç, malzeme, cihaz, hastalık ve tedavinin artık kullanılmasına gerek kalmayacaktır. İlaçların ve malzemelerin ülke içinde üretilmesi ve olmayanların uygun koşullarda devlet tarafından ithal edilmesi ile gereksiz olarak ilaçlara ödenen milyarlar harcanmamış olur.
Sağlıklı bir insanın sürekli sağlık hizmeti alması, üzerinde tıbbi teknoloji uygulanması, tarama testlerinden geçmesi ve ilaç kullanması gerekli değildir. Çünkü diğer canlılarda olduğu gibi insan vücudu bir çok hastalığı ve sorunu kendi kendine iyileştirebilmektedir. İnsanların hekime ve hastaneye gitmelerine neden olan rahatsızlıkların çoğu bir hastalık değil rahatsızlıktır. Bunların teşhis ve tedavi yöntemi de mevcut değildir. Kendi kendilerine iyileşirler. İnsanların hayatını devam ettirmesi için sürekli ilaç kullanmasına gerek yoktur.
Sağlıkta dönüşümde bu nedenle önce SSK hastanelerinin ve ilaç fabrikalarının tasfiyesi üzerinde durulmuştur. Bu hastanelerde devredildiği saatten itibaren SSK ilaç fabrikalarında üretilen ilaçlarla, SSK’nın ilaç firmalarından ucuz ilaç siyaseti ile almış olduğu ilaçların kullanılmasına son verilmesi son derecede anlamlıdır.
SONUÇ VE “ÇIKTI”
Sağlık hizmeti adı altında sağlık ticareti ile yapılan harcamalarla ülkelerin sağlık giderleri hızla ve aşırı oranda artmaktadır. Bu harcamalar o kadar fazla ve sınırsızdır ki aşırı harcamalar güçlü ekonomisi olduğu varsayılan ABD gibi bir ülkede bile çöküşe neden olmuştur. Finkelstein bu konuda şunları söylemektedir:
“ABD, uyguladığı sağlık sistemi ile sadece sağlık durumunun kötüleştiği değil mali durumun da çöktüğü tek ülkedir. ABD’de sağlık faturaları kişisel iflasların bir numaralı nedenidir. Bir çok kişi sağlık hizmetleri için ödemek zorunda kaldıkları maliyetin kendi bütçelerinin ötesinde olduğunu düşünmektedirler. “ ( Jordan W Finkelstein: Biobehavioral health. New York: The Mc Graw Hill Co. 2000,S.59.)
Ülkemizde Sağlıkta Dönüşüm ve onun uygulamaları ile yapılmak istenen budur.
Yabancı güçlerin kendi ülkelerinde dahi çözümsüz olan ve çöken bu sistemi Türkiye’de uygulamak istemeleri aynı zamanda silahlı bir mücadele olmadan veya ondan önce Türkiye’yi çökertme planlarının da bir parçasıdır. Türkiye’de su, elektrik, telefon ve diğer alanlarda yapılan özelleştirmeler bir çok hizmet ve mal alımını pahalı hale getirmiş ve işsizliği attırmıştır. Sağlık alanında yapılan büyük çaplı özelleştirme ve kontrol edilemeyen harcamalar insan sağlığını daha da fazla bozduğu gibi artan giderler nedeni ile zaten çökmüş olan ekonomimizi daha da çökertecektir. Bu süreç giderek hekimlerin çalışma koşullarını da bozacak ve işsizliğe neden olacaktır. Bu harcama temposu ile Genel Sağlık Sigortası kısa sürede iflas edecektir.
Sağlık hizmetlerinin piyasacı bir anlayışla ve tıp kartelinin arzularına göre verilmesinin sağlık hizmetleri giderlerini arttıracağını, bu sistemi uygulamak isteyenler de çok iyi bilmektedir.
İdareciler ve siyasetçiler sosyal güvenlik harcamalarının ve açığının arttığından bahsetmektedirler. Zaten bütçe her sene açık vermektedir. Fakat onlar bu durumdan şikayet edeceklerine bu durumu memnuniyetle karşılamaktadırlar. Harcamaların artmasından bahsettiklerinde bu soygun sisteminde bir değişiklik ve düzeltme yapmayı düşündükleri sanılmasın. Burada amaç; sigorta primlerinin arttırılması, emekli maaşlarının azaltılması, sağlık giderlerinde katkı paylarının arttırılması ve özel sigorta yapılması yönünde toplumun zorlanmasıdır. Hak kaybı bununla kalmayacaktır. Yöneticiler bu gereksiz sağlık ticaretini engelleyeceklerine bu aşırı sağlık harcamaları nedeniyle emeklilik yaşının yükseltmekte ve emekli maaşlarını azaltılmaktadırlar. Kısaca sigorta primlerinin olduğu gibi sağlık piyasasına aktarılmasını düşünmektedirler.
Sağlık hizmetlerinin pazarlama mantığı ile kâr amacıyla uygulanması hem sağlık ve hem de maddi olarak insanların bu işten zarar görmesi demektir. Ya da sağlık ticaretinde veya pazarında verimliliğin arttığını duyduğumuzda sağlık hizmeti adı altında insanlara ve topluma verilen zararın da aynı oranda artmış olduğunu söyleyebiliriz.
Sistemden beslenen ve onun mantığı ile devşirilmiş ve örgütlenmiş önemli bir kesim vardır. Bu aşamada, bu kesimlerin de halkçı bir sağlık anlayışına ciddi direnç göstereceği açıktır. Projenin uygulandığı diğer ülkelerde halkın ve sendikaların bu projeye göstermiş olduğu muhalefetin aksine Türkiye’de hemen her kesim bu dönüşümü kendi projesi gibi benimseyerek desteklemiştir. Bu nedenle halkçı ve ulusal bir sistemi veya bazı mevzileri savunmak mümkün olmamıştır. Gelinen noktada siyasi sistemin ve ekonominin de tamamen uluslar arası oligarşinin kontrolüne girmesi nedeniyle bu süreci kısa sürede geriye çevirmek mümkün görülmemektedir. Sistem kökünden değişmedikçe sistemin işleyişinden kaynaklanan sorunların önlenmesi ve ortadan kaldırılması söz konusu değildir. Kamucu-ulusal bir sağlık sistemi tam olarak ancak ülkenin tam bağımsız olması ile mümkün olabilir.
Uğur Yılmaz
muguryilmaz@gmail.com

AKP SEÇİMLERDE NEDEN BAŞARILI OLDU VE BU BAŞARIDA SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM PROGRAMININ ETKİSİ

AKP SEÇİMLERDE NEDEN BAŞARILI OLDU VE BU BAŞARIDA SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM PROGRAMININ ETKİSİ

Seçimlerle ilgili değerlendirme yazılarında AKP’nin seçimlerde neden başarılı olduğu üzerinde gerçekçi değerlendirmelere rastlanmamaktadır. Halbuki bu başarıda, AKP’nin sağlık alanında olduğu gibi gerçekte başarılı olmadığı bazı uygulamalarını halka başarı olarak anlatması önemli kazanç sağlamıştır. AKP seçim afişlerinde basit sloganları kullanmıştır. Bunlardan en önemlileri sağlık ve eğitim ile ilgili afişler olmuştur. Bu afişlerde “sağlık ocaklarında ücretsiz muayene”, “istediğim hastaneye gidiyorum” ve “ilacımı istediğim eczaneden” alıyorum gibi ifadeler etkili olmuştur.

Bir çok kişi aslında AKP’ye karşıdır veya karşı olduğunu sanmaktadır. Fakat durum gerçekte böyle değildir. Kendisini AKP’nin siyasetlerine karşı olan bir çok kişi AKP’nin SDP’ni desteklemektedir. Nitekim yapılan araştırmalar da bunu göstermiştir.

AKP’nin uyguladığı SDP’si diğer partilerin de kendi iktidarlarında yapmak istedikleri bir proje olup bu konuda partiler arasında bir fark yoktur. Bu proje özünde sağlık alanının uluslar arası tekel ve kartellere devredilmesi, kamu sağlık sisteminin özelleştirme ile yok edilmesidir. Bu tasarım önce SSK hastanelerinin sağlık bakanlığına devri, SSK’lı hastaların dışarıdaki eczanelere yönlendirilmesi, SSK ilaç fabrikalarının kapatılması ile başlamıştır. Devlet ve üniversite hastaneleri de bir ticari işletme gibi kabul edilerek bu mantıkla işletilmeye başlanmıştır. Bu hastanelerin başarıları buralarda işlem gören hasta veya sağlıklı kişilerin sayıları ile bu kuruluşların hasta ve sosyal güvenlik sisteminden kazandığı parayla ölçülmeye başlanmıştır. Bu başarı da hasta sayıları, ilaç kullanımı ve ameliyat sayılarının üç katına varan bir sayıda artması ile ifade edilmektedir. Sosyal Güvenlik Kurumlarının birleştirilmesi ile devletin sosyal güvenlik alanından çekilmesi amaçlanmış ve sosyal güvenlik kurumları bir geri ödeme kurumuna dönüştürülmüştür. Özel veya özelleştirilmiş bir işletme gibi çalıştırılan devlet ve üniversite hastaneleri kendilerine başvuran hastalara yaptıkları işlemleri ve harcamaları bu geri ödeme kurumlarından almaya başlamıştır. Hastanelerde de gelirlerini arttırmak için kapitalizmin temel ilkesini uygulayarak “performans” adı altında hekimlere kâr payı dağıtmaya başlamışlardır. Bu tür bir performansı ilaç ve tıbbi malzeme ve cihaz satan şirketler zaten temsilcilerine daha önce vermekte idi; buna şimdi hekimler de katılmış olmaktadır.

AKP’ye muhalif partiler bu radikal dönüşüm olurken ne yapmıştır

(*Muhalif partiler derken kastettiğim neticede AKP ile aynı programı savunan partileri değil İP, Saadet Partisi, BTP, HYP gibi ulusalcı, kısmen ulusalcı ve TKP gibi sol partileri kastediyorum)

1. SSK Hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devrine karşı çıkmamış veya göstermelik bir muhalefet sergilenmiştir. Burada dönüşümün esas niyeti anlaşılamamış ve neticede bu hastaneler bir kamu kuruluşundan devlete devrediliyor. Burada kamusal bir kayıp yok, biz de iktidara gelsek nasıl olsa böyle yapardık veya yapacaktık gibi düşünülmüş ve bu uygulama desteklenmiştir.

2. Hastanelerin kâr getiren bir işletme gibi çalıştırılmasına ve aleni olarak sağlık ticareti yapılmasına karşı çıkılmamış ve “performans” adı altında dağıtılan komisyon hatırına bu uygulama desteklenmiştir. Bunun sonucunda gereksiz ameliyat, konsültasyon, yatış ve kontroller artarak hastalarda gereksiz ve kontrolsüz ilaç kullanımı, ameliyat ve girişimler, ilaç, tıbbi malzeme ve sarf malzemesi kullanımı artmış ve bu tür tüketimler körüklenmiştir. Sağlık kuruluşlarının bu zihniyetle çalıştırılması şekil olarak hastaları ve bir çok çalışanı memnun etse de, sistemin bu şekilde çalışması neticede bir çok sağlıklı kişinin sağlık sorunlarının artmasına ve bazen de bu gereksiz ve zararlı iatrojenik tedavi ve girişimlerle morbidite ve mortalitenin artmasına neden olmuştur. Hastaların hastalıkları başına tedavi maliyetleri astronomik oranda artmıştır. “Performans-kar payı” hatırına sağlık hizmet anlayışının değiştirilmesine karşı çıkılmamıştır.

3. SSK İlaç Fabrikalarının kapatılmasın ve yerli ilaç sanayinin çökertilmesine yeteri kadar karşı çıkılmamış ve SSK ilaç fabrikalarında üretilmiş ilaçların dahi çürümeye terk edilmesine seyirci kalınmıştır.

4. Bir geri ödeme kuruluşu haline getirilen sosyal güvenlik kuruluşlarında yapılan işlemlerin denetlenmesi tamamen engellenmiş ve gönderilen hasta faturaları ekinde hiçbir belge istenmeyeceği kurala bağlanarak sağlık kuruluşlarının sadece yapılan işlemleri ve tedavileri abartan fatura düzenlemeleri ile sosyal güvenlik kuruluşlarının paralarını hortumlamalarına seyirci kalınmıştır. Sosyal Güvenlik Kuruluşlarının bu faturaları inceleme birimleri bütünüyle bu gibi denetimleri yapamayacak kişilerden oluşturulmuştur. Yukarıdaki kuralın yanında denetim mevzuatındaki eksiklikler, yetki ve sorumlulukların belli olmaması, keyfi bir denetim anlayışı ve idarenin de yapılan denetimleri engelleme çalışmaları sonucu bu şekilde yapılan soygun ve hortumlamalara engel olunamamıştır. Hastanelerde tıp bilimi tamamen fatura düzenleme ve para kazanma hırsı ile yer değiştirmiş ve hastaneler yapılmayan, yapılmış gibi gösterilen veya abartılmış bir çok işlemleri faturalayarak fahiş kârlar elde etmişlerdir. Bunun sonucunda paket işlem faturalarında yapılan ameliyat ve tedaviler abartılarak ve şişirilerek, paket dışı işlemlerde de yatış, kontrol, konsültasyon, lab. ve röntgen tetkikleri, gereksiz ve pahalı ilaç tedavileri ve abartılmış tıbbi işlemlerle faturalar şişirilmiştir. Bu yöntemlerle tedavi maliyetleri olması gereken maliyetlerin yaklaşık on katına kadar arttırılırken, ayaktan takip süreleri bir ayı, yatış süreleri ayları, tetkik sayıları bin, bin beş yüzleri bulmuştur. Ameliyat olan hastalarda da en az 3-5 ameliyat fatura edilmeye ve yatan her hastaya 3-4 tomografi, MR ve benzeri tetkik yapılmaya başlanmıştır. Sezaryen ameliyatları tüm doğumların nerede ise % 85’ine ulaşmış ve ardı ardına açılan özel kalp merkezlerinde bütün halk ağrı kalp hastası kabul edilerek gereksiz anjio, stent ve by pass ameliyatı taramalarından geçirilmeye başlanmıştır. Gereksiz ameliyat, tedavi, yatış ve benzeri işlemler konusunda hiçbir eleştiri gelmemiştir. Büyük bir kısmı gereksiz girişim olan ameliyat sayılarında 7 yıl içinde % 260 artış gözlenmiştir. 2000 yılında yapılan toplam ameliyat sayısı 1 milyon 638 bin 98 olmasına karşın 2006 yılında ameliyat olanların sayısı 4 milyon 267 bin 423 olmuştur. (http://www.ntvmsnbc.com/news/412905.asp http://www.tv8.com.tr//scripts/news/detail.asp?NewsID=66734&page=detail&type=news)

6. Geri ödeme kuruluşlarındaki denetimlerin engellenmesi ve usulsüz olarak yapılan ödemelerle ilgili olarak yapılan soruşturmalar göz ardı edilmiştir. Antalya SSK Sağlık İşleri Müdürlüğü’nde yapılan ve daha sonra bütün Türkiye’de bir yıldan fazla sürdürülen soruşturmalarla sağlık alanında ortaya çıkarılan yolsuzluk ve usulsüzlükler üzerine gidilmemiş ve bu konuda çalışmaları olan hekimlerin sürgünleri karşısında sessiz kalınmıştır. Bu soruşturmalar sağlık sistemimizin otopsisi niteliğindedir. Susmak bu tür uygulamaları savunmak demektir.

5. SDP’de en fazla muhalefet aile hekimliği alanında olmuş ve burada da itiraz aile hekimliği uygulamasından ziyade tamamen özelleşen bu alanda memuriyetten gelen bazı hakların yok olması gibi özlük hakları konusunda olmuştur. Performans uygulamasından yeterince yararlanamayan bir çok pratisyen hekim için bu aile hekimliği hekim gelirini arttıran bir uygulama olarak görülmüş olup bu konuda alanlara da çıkmaktadır. Militan taraftarları da vardır. Nitekim İzmir’de “Aile Hekimliği Yerleştirme Yönergesi”nin iptal edilmesi üzerine uygulamayı savunan hekimler yürüyüş yapmıştır.

6. Hastanelerde özelleştirme girişimleri önce tomografi, laboratuar gibi bölümlerden başlanarak yapılmaya başlanmıştır. Hastaneler kendi içinde kurdurdukları bu özel merkezlere günde 10-200 tomografi gibi aşırı sayıda tomografi veya tetkikler için kota ile çalışmaya başlamıştır. Halk bir yandan 400-450 akciğer filmi kadar radyasyon yayan bu taramalardan geçirilirken paket fiyatların yanında devlet hastanelerinden dahi hastalardan fark ücreti alınmaya başlanmıştır. Bu gibi uygulamalara da karşı çıkılmamıştır. İşin diğer vahim bir yönü de hastanelerin kendi bünyesi içinde açılan bu özel tomografi, MR merkezleri ile günlük belirli sayıda tetkik için anlaşma yapmalarıdır. Hastaneler hastalar için değil bu kotayı doldurmak için tomografi çekimini zorlamakta ve başhekimler daha fazla tomografi istemeleri için hekimlere baskı yapmaktadır. Artık hastane kapısından girip de en az birkaç radyolojik tetkik yapılmayan ve tomografi, MR, sintigrafi, meme ve kemik taraması yaptırılmayan kişi kalmamıştır. İşin para yönü bir yana insan sağlığına bu derecede zarar veren bir uygulama üzerinde kimsenin ses çıkarmaması ayrıca düşündürücüdür. Tomografi ve sintigrafilerde en az 350-450 akciğer filmi kadar kişiye radyasyon uygulandığını bir defa daha hatırlatalım…

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM İLE KİMLER KAZANÇLI ÇIKMIŞTIR?

Bu uygulama ile sağlık endüstrisi içinde bulunan bir çok kesimin kazançları artmıştır.

1. İlaç satışı ile ilgili kurumlar: İlaç satışları yaklaşık üç kat artmıştır. Bundan en başta uluslar arası ilaç tekelleri ve kartelinin gelirleri artmıştır. Çünkü kartel patent yasaları ile piyasada bir çok alanda kendi ilaçları için tekel yaratırken bu ilaçların fiyatlarını da keyfi olarak belirlemekte ve yüksek tutmaktadır. Uydurulmuş veya tedavi şekli değiştirilmiş hastalıklarla devamlı kullandırılan ve oldukça pahalı olan menopoz, kolesterol, kemik erimesi, tansiyon ve diyabet, Alzheimer, vitamin, mineral, antibiyotik ve ağrı kesici ilaçlarla tüketilen ilaç miktarı arttırılmış ve toplumda hasta olmadan ve neyin tedavi edildiği belli olmayan uyduruk durumlar için ilaç kullanma kültürü oluşturulmuştur. Bunlara ek olarak SSK’lı hastaların ilaçlarını serbest eczanelerden alması ve SSK ilaç fabrikalarının kapatılması ile satışı üç dört kat artan ilaçlardan eczacı, ilaç firma temsilcilerinin de kârları artmıştır. Bu kesimler uygulanan sistemden değil paralarını zamanında alamamaktan ve kârlarının daha da artmamasından şikâyetçidirler. Eczacı Odası Başkanı Mehmet Domaç’ın AKP’den milletvekilliği bu açıdan da değerlendirilmelidir.

2. Tıbbi malzeme ve cihaz: Her türlü tıbbi malzeme ve cihazın ithal, satış ve ruhsatları ile ilgili kullanımındaki engeller ortadan kaldırılmış, hatta ruhsatsız olanların bile satışına ses çıkarılmamıştır. Tıbbi cihaz ve protezler içine aynı derecede etkili ve aynı işi görenler ve birbirinden farklı olmayanlar arasında en pahalılarının kullanılması için engeller kaldırılmış olup bazı ameliyat ve girişimler nerede ise kullanılan pahalı cihaz ve malzemeler tüketilsin diye yapılmaya başlanmıştır (bazı stent, ortopedide eklem protez ameliyatları, endoskopik girişimlerde olduğu gibi). Özellikle pahalı tıbbi cihaz ve protezlerin de gene silsile yolu ile ve komisyonlarla satışının sağlandığı herkesin malûmudur. İşletme haline getirilen hastanelerde abartılı ve gereksiz tetkikleri arttırabilmek için bir çok tıbbi cihaz (tomografi, MR, otoanalizör ve hormon analiz cihazları gibi) alınarak hastaneler bu cihazlarla doldurulmuştur. Hastaneler ve küçük sağlık merkezlerinde bile o kadar fazla ve gereksiz cihaz alınarak, hastaneler, bu cihazları üreten kapitalist-emperyalist ülkelerdekinden bile çok daha fazla oranda bu tür cihazlarla donatılmıştır. Bütün bu cihaz, tıbbi malzeme ve sarf malzemesi satışları özellikle bu tür malzemeleri üreten uluslar arası tıbbi kartelin gelir ve kârlarını da arttırmıştır. Tabii ki satışlardan olan komisyon ve kârlar da artmıştır.

3. Hekimler: Yapılan işten aldıkları kâr payları nedeni ile bu uygulamadan son derece memnundurlar. Tıbbi performansın satış ve tüketim performansı ve işletmenin kazanç sağlaması olarak yorumlanması nedeni ile, sağlık hizmetinden çok gereksiz sağlık teknolojisi, ilaç, malzeme kullanmak olan bu tür bir performans toplum için son derece zararlı gereksiz ameliyat, yatış, tedavi ve bunlara bağlı iatrojenik komplikasyon ve ölümlerin de artmasına neden olmaktadır.

Kısaca bu düzence komisyonunu ve payını alan ses çıkarmamaktadır. Bu nedenle bu tür yazı ve eleştiriler tabu kabul edilmekte ve ilgi çekmemektedir. Herkes bu tür yazılardan rahatsız olmaktadır. Ondan sonra da herkes “Cumhuriyet Devrimi neden yenildi, AKP neden böyle büyük bir başarı kazandı?” diye sormaktadır. Sebebi açık değil mi? Soruyu şöyle de söyleyebiliriz? Herkesin alkışladığı AKP siyasetlerini kim desteklemedi?

SAĞLIKTAN DÖNÜŞÜMDEN BİR KAZANCI OLMADIĞI HALDE MEMNUN OLANLAR VARMIDIR?

Halkımız bütün bu uygulamalardan son derecede memnundur. Çünkü halka, ilacını istediğin hastaneden alabilirsin, istediğin hastane ve özel hastaneye gidebilirsin, istemediğin kadar tetkik yaptırtabilir, ilaç ve tıbbi malzeme kullanabilirsin denmektedir. Bu “çıldırtan hizmet anlayışı” da sonunda ne olacağını bilmeyen halkımızı gerçekten çıldırtmış ve özünde halkçı bir sağlık anlayışını tamamen tahrip eden kartelin bu kötü sağlık anlayışına da en büyük destek verilmiştir. Halk bu işin sonunun nereye varacağını faturanın kime kesileceğini anlamamış ve algılayamamıştır. Çünkü bu kendisine hiç anlatılmamıştır.

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM’ÜN BİR GELECEĞİ OLABİLİR Mİ?

Sağlıkta dönüşüm neticede sağlık sistemimizi ABD’de olduğu gibi tamamen özelleştirmeyi ve kamu sağlık sistemini çökertmeyi hedefleyen bir projedir. ABD’de sağlık sistemi özenilecek veya arzu edilecek kadar iyi midir? Sağlıkta tamamen ticari işletme mantığı ile ABD her şeyden önce dünyadaki en pahalı ve en kalitesiz sağlık hizmeti veren ülkedir. Bu durum ABD içinde de en ağır bir şekilde eleştirilmektedir. Bu sistem insan sağlığına olumlu bir katkı sağlamak bir yana gereksiz ve uyduruk nedenlerle yapılan tedaviler, girişimler, tetkikler ve kullandırılan ilaç ve tıbbi cihaz ve malzemelerle bu ülkede başta gelen ölüm nedenleri arasında sayılmaktadır.( www.mercola.com/2004/jul/7/healthcare_death.htm ve www.mercola.com/2003/nov/29/death_by_medicine_ref.htm vb. yazılar) Bizde yeterli veri olmamasına rağmen durumun daha iyi olduğunu sanmıyorum. Ayrıca ABD’deki bu sağlık sistemi bu ülkede bile ülkeyi çöküşe götüren nedenleri arasında sayılmaktadır.

ABD’de Sayıştay görevini yürüten federal kuruluşun başında bulunan David Walker ABD’nin Roma İmparatorluğu gibi yıkılmaya doğru gittiğine dikkati çekerek bunların arasında “sağlık sistemindeki süreğen sorunları’na saymaktadır. (Cumhuriyet Gazetesi 15 Ağustos 2007)

ABD sağlık sistemi pahalı, etkisiz, yararsız ve insanlara zarar veren, elindeki tıbbi teknolojiyi ve bunun ürünlerini satmak, pazarlamak ve kitlesel olarak kullandırmak için bütün toplumu devamlı sağlık hizmeti alması gereken hasta bir toplum olarak kabul eden bir sistemdir. Sistemin tek amacı insanların kazançlarının büyük bir kısmını (neredeyse tamamını) sağlık hizmeti adı altında kendi kartellerine akıtmaktır. Onlar için verilen sağlık hizmetinin kalitesi sağlık harcamaları miktarı ile ölçülmektedir. (ABD ve dünyanın diğer kapitalist ve sömürge ülkelerinde uygulanan sağlık sistemi anlayışının eleştirisi “Modern Tıp” başlıklı yazıda yapılmıştır. (www.antalyatabip.org.tr adresinden yazıya ulaşılabilir.)

Devamlı ilaç ve sürekli sağlık teknolojisi kullanma konusunda alışkanlık kazandırılan ve artık bu teknolojiyi kendi talepleri ile temin etmeye başlayan halkımızın büyük bir kısmının aylık ve yıllık kazancı çok düşüktür ve çoğunun sigorta primlerin dahi ödenmemektedir. Bu nedenle ne halkımızın ne de devletin uzun vadede bu tür bir tüketime mali açıdan dayanabilmesi söz konusu değildir. Dolayısı ile bu proje moda deyimle “sürdürülebilir bir proje değildir” ve geleceği yoktur.

HALKÇI SAĞLIK SİYASETLERİ VE SLOGANLARI NE OLMALIYDI

1. Mezarda emekliliğe son! Emeklilik süresi 5000 iş gününe indirilecek ve emeklilik yaşı düşürülecek.

2. Sağlıkta özelleştirmeye son!

3. Devlet hastanelerinin satılmasına hayır! Veya Devlet Hastaneleri satılamaz!

4. Devlet Hastaneleri Sosyal Güvenlik Kuruluşuna devredilecektir.

5. Sağlık Ocaklarının özelleştirilmesine hayır!

6. SSK ilaç fabrikası tekrar açılacak ve milli ilaç ve aşı sanayii teşvik edilecek.

7. Hastanelerde katkı payı alınmasına son.

8. Hastanelerin kâr amacı taşıyan ticari işletmelere dönüştürülmesine hayır!

9. Sağlık Hizmetlerinin teminat paketi ile sınırlandırılmasına son!

10. Herkese ücretsiz Temel Sağlık Hizmetleri .

11. Herkese sosyal güvenlik ve iş.

12. Sağlıkta Dünya Bankası ve İMF projelerine hayır…

13. Türk halkı uluslar arası ilaç tekellerinin kobayı değildir!

14. Yerli aşı üretim tesisleri tekrar açılsın.

15. Türk halkı yabancı ilaç tekellerinin kobayı değildir!

SON SÖZ

Sağlık hizmetindeki vahim sistem sorunu, sadece sigorta veya devlet kaynaklarının hastanelere ve medikal firmalara sahte veya düzmece faturalarla hortumlatılması (hayali ihracatın sağlık piyasasındaki karşılığı) değildir. Ki bu şekilde neticede dış kaynaklı tıbbi ilaç, cihaz, malzeme satışları artarak uluslar arası tıp karteline büyük kazanlar sağlanmaktadır. Diğer vahim olan durum hastanelerin herhangi ticari bir işletme gibi kâr etme amacıyla çalıştırılmasıdır ki burada artık hastaların tıbbi sorunlarının tedavisi amacıyla değil hastaların sorun ve endişeleri kullanılarak ve hatta abartılarak hastalara hiç gerekmeyen, yararlı olmayan, tıbbi sorunlarını çözmeyen ve sonuç itibarı ile onları sakatlayan, yeni tıbbi sorunlar üreten, hasta bırakan veya ölümlerine neden olan gereksiz ve kâr amaçlı tıbbi müdahale ve girişimlerin hiçbir kontrol ve denetim olmaksızın serbestçe yapılabilmesinin yolunun açılması ve bunun teşvik edilmesidir. Kaynak hortumlanması doğal karşılansa bile bu ikinci durum doğal karşılanabilecek bir durum değildir.

Yukarıda anlattığım vahim sorunlar ortada dururken, sanki her şey yolunda gidiyormuş gibi sadece “ücretsiz sağlık hizmeti” veya nüfus cüzdanı olan herkese ücretsiz sağlık hizmeti” gibi sloganlar üzerinde durmak bir sağlık siyaseti oluşturmamaktadır.

AKP’nin başarıları üzerinde sağlık, eğitim gibi konularda propagandaları son derecede etkili olmuştur. Bunlara karşı siyaset ve propaganda taktikleri geliştirilememiştir.

AKP neden başarılı oldu?

Neden olmasın? Bir çok konuda ona muhalif gibi olan partiler bile neticede aynı programı savunursa başarısız olmaması için bir sebep yok!

Sosyal güvenlik kurumları, başhekimler eliyle soyuluyor


Op. Dr. İrfan Dönmez
Ben söylesem kimse inanmazdı. Akademi Tıp Merkezi Başhekimi Opr. Dr. İrfan Dönmez'i bu haber ve cesareti nedeni ile kutluyorum.

http://www.halkgazetesi.com.tr/news_detail.php?id=7789

28 Kasım 2007 Çarşamba 12:56

DEVLET'İ DEVLET SOYUYOR!

Devlet hastanelerinde bazı başhekimlerin, döner sermayeyi artırmak için doktorlara "Fazla tetkik isteyin" talimatı verdiğini öne süren Akademi Tıp Merkezi Başhekimi Opr. Dr. İrfan Dönmez, "Sosyal güvenlik kurumları, başhekimler eliyle soyuluyor" dedi

AK Partili İl Genel Meclisi Üyesi Fikri Ayçil'in "Bizzat benden istediler" diyerek yeniden gündeme getirdiği 'bıçak parası' tartışmaları, AK Parti Milletvekili Suat Kılıç'ın yaptığı "Bıçak parası doktorun hastasına yaptığı ahlaksız tekliftir” açıklamalarıyla daha da alevlendi. 'Bıçak parası' tartışmalarına en ilginç yaklaşım ise Akademi Tıp Merkezi Başhekimi Opr. Dr. İrfan Dönmez'den geldi. Dönmez, "Sağlıkta bir soygun varsa; bu, sosyal güvenlik kuruluşlarının soyulmasıdır. Bu kuruluşların soyulmalarının en büyük sorumlusu da devlet ve üniversite hastaneleridir" diye konuştu.

BIÇAK PARASI=RÜŞVET

Doktorların bugüne kadar diğer devlet memurlarından ayrıcalıklı olarak hem kamudahem de özel sektörde çalışma hakkına sahip olduğunu hatırlatan Dönmez, hükümetin çıkardığı performans sistemiyle bazı doktorların muayenehanelerini kapattığını, bazılarının ise hala açık olduğunu söyledi. Dönmez, doktorların hastaneden yaptıkları işin karşılığı olarak maaş+ döner sermaye primi aldıklarını, doktorların ceplerine maaş+pirim olarak ayda en çok 6 bin YTL tutarında para girdiğini ifade ederek, "Bu parayı azımsayanlar hala hastalardan bıçak parası istemeye devam ediyorlar. Muayenehanesi olanlar da hala özel muayenelerinde de çalışmaya devam ediyor. Muayeneler kapanırsa bu iş bitecek mi, bitmeyecek." açıklamasını yaptı. Dönmez, bıçak parasının tam adının rüşvet olduğunu, bazı kamu kurumlarında rüşvet alan memurlar olabildiği gibi doktorlar arasında da az da olsa bıçak parası adı altında rüşvet talep edenl.erin olabileceğini kaydetti.

DOKTORLAR MECBUR KALIYOR

Bıçak parası alan doktorların, işini namusu ve şerefiyle yapan doktorları da lekelendiğinin altını çizen Dönmez,"Halk, bütün doktorları da 'bıçak parası isteyen' zannediyor. Bir kaç kişi yüzünden doktorlar, prestij ve saygınlık kaybediyor. Hasta- hekim ilişkisi bozuluyor." dedi. Başlatılan sağlıkta reform dönüşümünün, parça parça uygulamaya konulmak istenmesinin de bu tür sorunların ortaya çıkmasına neden olduğunu savunan Akademi Tıp Merkezi Başhekimi Opr. Dr. İrfan Dönmez, işin felsefesine girmeden, sistemi çıkan sorunları düzülte düzelte devam etme isteğinin, işin odağına doktorun konulmasına neden olduğunu ve sağlıklı bir finansal yapılanma gerçekleştirilemediği için, sistemden kaynaklanan yanlışlar nedeniyle de doktorun 'bıçak parasına' mecbur bırakıldığını ileri sürdü.

KAMU, SGK'LARINI SOYUYOR

Dönmez, 'Bıçak parası' dışında sağlıkta yaşanan bir başka sorunun da sosyal güvenlik kuruluşlarının, yine devlet sağlık kuruluşları eliyle adeta soyulması olduğunu öne sürdü.

Döner sermayenin daha çok kazanması ve doktorlara dağıtılan performans ücretinin yükselmesi için yapmadığı ameliyatı yapmış gibi gösteren doktorların da olduğunu iddia eden Dönmez şunları söyledi: "Devlet Hastanelerinde döner sermaye primlerini artırmak için doktorlara -fazla tetkik isteyin- diye talimat veren başhekimler var. Şuanda hasta başına ödeme uygulaması çıksa da yine de var. Özellikle bütün tetkiklerin parasının ödendiği dönemde, bütün Türkiye'de başhekimler bu talimatları verdiler. Hatta gerek olmasa dahi ameliyattan çıkan her hastayı yoğun bakımda yatırılması talimatı bile verdiler. Sağlıkta bir soygun varsa, sosyal güvenlik kuruluşlarının soyulmasıdır. Bunun en büyük sorumlusu da devlet ve üniversite hastaneleridir. Kamu hastanelerinin bütçeleri ve döner sermayeden elde ettikleri gelirler incelensin, bu gerçek net olarak görülecektir. Özel sağlık sektörüne hiç kimsenin çamur atmaya hakkı yok. Zaten bütün pastadan elde ettikleri pay yüzde 4'dür. Gerçek soygunu, devlet hastaneleri ve üniversite hastaneleri yapmıştır. Türkiye’de 52 tane üniversite hastanesi, bin 200 Devlet hastanesi var, karşılıklı döner sermayelerini toplayın birbirine eşittir. 10 milyar dolarlık sağlık harcamaları, 30 milyar dolara çıktı nasıl çıktı?"

HIFZISIHHA'DA GEREKSİZ TETKİK YAPILIYOR

Akademi Tıp Merkezi Başhekimi Opr. Dr. İrfan Dönmez çarpıcı iddialarından, Hıfzısıhha Laboratuarı da nasibini aldı. Dönmez, herhangi bir kişinin Hıfzısıhha Laboratuarı'na gittiğinde, gerek olmadığı halde çok sayıda tetkik yapıldığını öne sürdü. "Sağlık İl Müdürümüz Sayın Kasapoğlu, ondan önceki il müdürümüz bunu gayet iyi bilir. Hepsinin bende dilekçeleri var." diyen Dönmez, Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü'ne, Hıfzısıhha Genel Müdürlüğü'ne durumu aktaran dilekçeler gönderildiğini kaydetti. "Neden gereksiz yere tetkikler yapılıyor?" diye soran Dönmez,kendi sorusunun yanıtını da,"Çünkü Hıfzısıhha’da tahlil yapılınca oradakiler para kazanacak. Ne kadar çok tahlil yapılırsa, o kadar çok para alacaklar. Emekli bir hasta kan şekerine baktırmak için Hıfzısıhha Laboratuarı'na gidiyor. Sağlık cüzdanını alıp, hastaya gereksiz bir sürü tetkik yapıyorlar. Bu tetkiklerin parasını da sosyal güvenlik kurumlarından alıyorlar. Üstelik bu tetkikleri bir doktor talibi olmadan yapıyorlar. Orada hasta muayene edilmiyor, hasta muayene etmeden tetkik istenebilir mi? Buna mani olmuyorlar ve sağlık sektöründe sosyal güvenlik kurumları böyle soyuluyor. Yani Devleti, devletin kurumları soyuyor." ifadesiyle verdi.

HOCA MUAYENESİ DE BIÇAK PARASI DEĞİL Mİ?

Hastane başhekimlerinin eliyle sosyal güvenlik kurumlarının soyulduğunu öne süren Dönmez, doktorların hastalardan istediklere paranın devede kulak kaldığını kaydetti. Bıçak parası isteyen doktorların tek tek temizlenebileceğini ancak bunu yapabilmek için önce devletin kendi içini temizlemesi gerektiğini öne süren Dönmez, "Üniversite hastanelerine bir bakılsın. Hastaların üzerine ilaç yazıyorlar ve o ilaçlarla araştırma yapıyoruz diye başka hastada kullanıyorlar. Üniversite hastanelerinde özel muayene nedir? Üniversite hastanesinde tomografi çektirebilmek için 3 ay randevu veriyorlar. Ancak hocaya özel muayene olan bir hastanın tomoğrafisi hemen çekilir. Oysa; cihaz,hoca, teknisyen hepsi aynı. Hepsinin de devletten aldığı bir maaş var. Şimdi bunun adı da bıçak parası olmuyor mu? Üniversite hastanelerinde, hocaların aldığı paraların adına ne denilmeli?"şeklinde konuştu.

Yaprak KOÇER
http://www.halkgazetesi.com.tr/news_detail.php?id=7789


TTB ve DİĞER KİTLE ÖRGÜTLERİ NEDEN AB SİYASETLERİNİ ve TERÖRİSTLERİ DESTEKLİYOR

FİNCANCI YAZISI MÜNASEBETİ İLE

Çatışma Ölümlerinde Otopsi Zorunluluk

Çatışmada öldürülenlerin kırsal alanda gömülmesini değerlendiren Prof. Dr. Fincancı, Mutlaka otopsi gerekiyor. Merkezde ve adli tıp uzmanlarınca yapılmalı. Türkiye AİHM'de mahkum olabilir; İHD'den Alataş, Şüpheli ölümler nasıl ortaya çıkacak dedi.

BİA Haber Merkezi – İstanbul 18 Nisan 2006, Salı

Hükümet, operasyonlarda öldürülen PKK militanlarının cenazelerini öldürüldükleri yerde gömme uygulamasına ilk olarak Şırnak'ta başladı.

Ancak, bianet'in görüştüğü Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, bu uygulamanın uluslararası hukukun ihlali olduğunu, Türkiye'nin bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) mahkum olabileceğini söyledi.

İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Yusuf Alataş da, uygulamanın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (AİHS) aykırı olmasının yanı sıra, "Ülkenin bütünlüğüne vurulabilecek en büyük darbelerden biri olduğunu" söyledi.

İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı'nın eski başkanı Fincancı, çatışmalardaki her ölümde mutlaka otopsi yapılması gerektiğini belirtti.

"Kişi çatışmada mı öldürüldü, kaçarken mi vuruldu, yakalandıktan sonra işkencede mi öldü gibi soruların yanıtı ancak otopsiyle bulunabilir. Uluslararası çatışma-kurallarının ihlali söz konusuysa, bu ancak otopsiyle açığa çıkabilir."
http://www.info-turk.be/332.htm

13.11.2007 SIRADAN BİR HABER: “Şırnak’ta teröristlerle güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada 1.’i üsteğmen 4 asker şehit oldu.”

TTB ve DİĞER KİTLE ÖRGÜTLERİ NEDEN AB

SİYASETLERİNİ VE TERÖRİSTLERİ DESTEKLİYOR

TTB, diğer meslek Örgütlerimiz ve demokratik kitle örgütleri yıllarca Şebnem Fincancı gibi düşünmekte veya farklı düşünüyorsa da MHP’li, ırkçı, militarist, faşist ve Kemalist gibi bilinmekten korktukları için fikirlerini gizleyerek kendilerini bu şekilde ifade etmeye çalışmaktadırlar. Bu şekilde ABD ve AB emperyalizminin devşirdiği ve etkilediği kişiler gibi düşünmeye alışan kişiler çevrelerine kendilerinin modern ve medeni olduklarını da göstermiş olurlar.

Emperyalizm sadece özelleştirme yöntemi ile Türkiye’nin bütün kamu iktisadi teşekküllerini, madenlerini, bankalarını, topraklarını, basın ve medyasını, üniversitelerini ele geçirmemiş insanların düşüncelerini de egemenliği altına almıştır. Önder ve etkili konumdaki bir çok kişi ve bir çok üniversite öğretim üyeleri, AB’den gönderilen fon adı altında verilen paralarla devşirilmişlerdir. Biz bu tip üniversitelerde görevli devşirilmiş öğretim üyelerine Erasmus Profesörü diyoruz. Daha önce yabancı devlet ve kuruluşlardan para alarak onların memurluğunu yapan kişilere “ajan, etki ajanı veya casus” denmekteydi. Vatana ihanetin suç olmaktan çıkarılmasında olduğu gibi yapancı devletlerden para almak ve onların hesabına çalışmak ta suç olmaktan çıkmıştır. Bu şekilde para almak ve çalışmak geçerli mevzuata göre meşru gözükmektedir. Bir cezası yoktur. “Ayrıca siz para almazsanız başkası bu paraları alır ve çalışır; ya da bu paralar geri gider; yazık değil mi?.” Demektedirler. Bu mantıkla halkımızın ne yazık ki ulusalcı, bağımsızlıkçı, AB karşıtı ve devrimci bildiği bir takım çevreler de böyle para almayı meşru, savunulabilir ve onurlu bir davranış olarak görmüşler ve savunmuşlardır. (ADD, ÇYDD gibi.)

TTB gibi kitle örgütleri ve diğer örgüt ve sendikaların yöneticileri kendilerinin insan hakları, AB ve medeniyeti savunmalarına rağmen, mevcut iktidarların insan haklarını ve medeniyeti savunmadıklarını, ırkçılık ve milliyetçilik yaptıklarını ve PKK ve diğer bölücü ve terörist örgütlerle mücadele ettiğini ve savaştığını iddi etmekte ve kendilerinin faşist devlete karşı sivil demokratik bir muhalefet yaptıklarını savunmaktadırlar. Bu mantıkla TTB ve diğer kitle örgütleri, açıkça bölücü terör örgütü PKK’yı savundukları gibi diğer alanlarda da AB projelerine destek çıkmaktadırlar. TTB kongreleri tıbbi konuların tartışıldığı kongreler olacağına bölücü örgütün propagandasının yapıldığı kongrelere dönüşmüştür. Bu duruma tabip odalarımız ve hekim kitlemizden hiçbir tepki gelmemiştir. Çünkü tepki gösterirlerse ırkçı, şoven ve MHP’li gibi tanınacaklarından korkmaktadırlar.

Bu tabloda gözden kaçan bir durum vardır. AB ve ABD emperyalistleri demokratik kitle örgütleri, sendika ve meslek örgütlerini, üniversite öğretim üyelerini devşirdiği ve kendisine memur yaptığı gibi, siyasi partileri, hükümetleri ve devletin diğer kuruluşlarını çok daha önceden devşirmiş ve emri altına almıştır. Türkiye hükümetleri, devleti ve diğer kurumları da aynen bu kitle örgütleri yöneticileri ve Erasmus Profesörleri gibi dışarıdan gelen emir ve talimatlarla yönetilmektedir. Mecliste hangi yasaların çıkarılacağı ve hangi reform ve düzenlemelerin yapılacağı (uyuma yasaları, AB müktesebatı gibi) bu ülkelerde hazırlanmakta ve bizim meclisimize sadece bunları onaylamak kalmaktadır. TBBM, -daha girmeden :) -bir nevi Avrupa Parlamentosu’na dönüşmüştür. Artık kendi iradesi ile kanun yapamamaktadır. Atanmış kişilerden oluşan AB konseyinden gelen kanun ve emirleri onaylamaktadır. AB’de de parlamentonun yasa yapma ve yürütme üzerinde hiçbir yetkisi yoktur. Atanmışlardan oluşan AB Konseyinin önüne getirdiği belgeleri onaylama merciidir. Göstermelik bir parlamentodur. Ülkenin ekonomisi Gümrük Birliği ve İMF ile dışarıya bağlanmıştır. Bütçeyi onlar yapmaktadır. Ya da onların istediği gibi yapacağımızı bir niyet mektubu ile sanki kendi irademizle yapmış gibi onlara sunmaktayız. Şüphesiz bu niyet mektuplarının virgülleri dahi onlar tarafından yazılmaktadır. Hukukumuz AB İnsan hakları mahkemesi ile onların kontrolüne girmiştir. TC hükümeti ve siyasi partileri de aynen devşirilen kitle örgütleri yöneticileri ve üniversite öğretim üyeleri gibi kendilerine verilen görevleri yapmaktadır.

Sadece devşirilen kişilerin değil toplumun bilinci ve düşünce yapısı da bozulmuştur. Şizofrenide olduğu gibi gerçeklik algılaması kalmamıştır. Yukarıdaki gerçeğin aksine onlar farklı siyasi partileri desteklediklerini sanmaktadırlar. Bu partilerin bir kısmı CHP, DSP gibi sol partilerdir, veya MHP gibi milliyetçi partilerdir, ya da AKP, DY, ANAP gibi merkez veya liberal partilerdir. CHP ve DSP’yi savunan ve oy veren kitleler bu partilerin Atatürkçü, bağımsızlıkçı, ABD ve AB’ye kısmen karşı, laik ve ulusalcı olduğunu sanmaktadırlar. MHP’yi savunan ve oy veren kitleler de bu partinin milliyetçi, PKK’ya karşı, ulusalcı bir parti olduğunu sanmaktadır. Toplum kitle örgütlerinde olduğu gibi partilere de kendi inancına göre bir sıfat yüklemiştir. Toplum açısından bu partilerin gerçek durumları, AB ve ABD için neler yaptıkları, nereden yönetildikleri önemli değildir. Bütün partilerin Türkiye aleyhine icraatları sayılamayacak kadar çoktur. Biz burada partilerin bu davranışlarını bazı kilit örneklerle açıklayalım:

Herkes MHP’yi milliyetçi, Kürtçülüğe ve PKK’ya karşı olarak bilinir. Halbuki MHP önce kuvvetli bir AB taraftarı partidir. AB’nin bütün projelerini ve kararlarını savunmuş ve kendisinden bu mayanda istenilen görevleri yerine getirmiştir. Kürtçülük AB’ciliğin olmazsa olmaz bir kuralıdır.

İdam cezası ve Öcalan’ın idam cezası MHP tarafından kaldırılmıştır. AKP’ ye iktidar yolunu açacak bir erkem seçime gidilmesi için idam cezasının kaldırılmasına razı olmuş ve bu yasanın meclise gelmesine sebep olmuştur. Meclisten bu yasanın silme çoğunlukla çıkacağı açıktı ve nitekim öyle olmuştur. Görüldüğü gibi idam cezasına sadece TTB karşı çıkmamaktadır. MHP daha fazlasını yapmış, Apo’nun kellesini kurtarmıştır.

MHP ne kendisinden önce ne de daha sonra AB parlamentosu tarafından alınan kararlara karşı çıkmamıştır. Bu kararlarda Ermeni soykırımının kabul edilmesi, Kıbrıs’ın Rumlara verilmesi, Dicle Fırat arası bölgenin egemenliğinin devredilmesi, Türk hükümetinin PKK önderleri ile masaya oturması, İstanbul’da egemen Ortodoks din devletinin kurulması da vardır. MHP Türk halkının Hıristiyanlaştırma faaliyetlerine olanak veren misyonerlik faaliyetlerinin serbestleştirilmesine de karşı çıkmamaktadır. Bütün bunlar AB taraftarlığının gereğidir. Eleştirileri olabilir. Neticeye bakmak gerekir.

MHP, Türkçü ve milliyetçi olarak bilinen ABD ve bazı AB ülkelerinin Irak’a yaptığı saldırı, işgal ve soykırıma ses çıkarmadığı gibi Telafer’deki soydaşlarımızın ABD jetlerince acımasızca bombalanarak katledilmesine de ses çıkarmamıştır. Bir AB ve ABD partisi olan MHP, sadece PKK projelerini desteklemesi bir yana Türk düşmanlığı konusunda da TTB ve diğer kitle örgütü ve sendikalarından daha geride değildir. Bütün AB proje ve taleplerini savunmaktadır. Sadece tabanı ve karşıtları MHP’yi böyle milliyetçi ve kısmen ulusalcı bir parti sanmaktadır. Kısaca TTB yöneticileri veya onlara muhalif bazı kişilerin MHP’li gibi görünmekten korkmaları anlamsızdır. Çünkü bu parti yönetimi de kendileri gibi düşünmektedir.

Kemal Derviş olayı konusunda partilerin ve halkın tutum ve davranışları: Emperyalistler her dediklerini yapsa ve kendisine sadakatle hizmet etse dahi bazen rolleri değiştirebilir ve kendisine körü körüne de olsa bağlı olan hükümetleri de bozabilir. Vefa ve minnet duygusu yoktur. Çıkarılan yapay krizlerle ve dolaplarla kendi kurdurduğu bir hükümeti devirip bir diğerini iktidara geçirerek bu arada kendi çıkarlarına büyük ve toplu tavizleri elde ederler. ABD bu şekilde oluşturduğu bir kriz sonucunda Kemal Derviş’i Türkiye’ye göndermiştir. Ecevit ve başkanlığındaki hükümet büyük ve ulu bir kişi olan K. Derviş’in ABD tarafından görevlendirilmediğini kendilerinin onu çağırdığını söyleyerek bu onursuz durumdan kendisini kurtarmaya çalışırken, dostları olan ABD yöneticileri K. Derviş’i kendilerinin gönderdiğini ve görevlendirdiklerini ve söyleyerek onu yalancı çıkarmışlardır. Kemal Derviş daha gelmeden sözüm ona emrine gireceği TC Hükümeti ve meclisine emir vererek Türkiye aleyhine 15 yasanın kendisi gelmeden çıkarılmasını yoksa gelmeyeceğini söyleyerek tehdit etmiştir. Bu krizin en büyük mükafatı bu yasaların bu hızda çıkarılmasıdır. Hükümet ve meclis K. Derviş’in emrini harfiyen yerine getirmiş ve hükümet hacı bekler gibi O’nu beklemiştir. O gelmeden bütçeyi yapamamıştır. Burada bundan daha önemli bir ayrıntı daha vardır. Bu şekilde bir ABD vatandaşı atanma yolu ile TC hükümetine bakan yapılmış ve Türkiye’de sadece Bahçeli ve Yılmaz değil Cumhurbaşkanlığı ve diğer devlet makamları da bu duruma karşı çıkmamıştır. Türkiye’de bundan başka Yugoslavya’’dan ve SSCB’den çıkarılan devletlerde olduğu gibi ABD vatandaşı kişiler başbakanlık, bakanlık yapabilmektedir. Bundan da rahatsızlık duyan yoktur. (Burada Siyasi Partiler Kanununun 79 uncu maddesinin (c) bendini tekrar okumakta yarar vardır) İşin daha komik tarafı yalanarak yalvararak getirilen K. Derviş Ecevit’e de sadık kalmamış ve bu kişi bu özellikleri bilinerek CHP ve Baykal yönetimi tarafından havada kapışılmıştır. Şuurunu kaybeden bir kısım seçmen de solculuk, Atatürkçülük, laiklik ve ulusalcılık adı altında bu partiye ve K. Derviş’e oy vermiştir.

Tahkim yasası ve Dünya Ticaret Örgütü ile imzalanan bağımsızlığımızı tehlikeye sokan bir çok yasa ve anlaşma da B. Ecevit tarafından imzalanmıştır.

Bölücü ve terörist partilerin kapatılmasının engellenmesi yolu ile PKK’ya serbest siyaset yapma imkânını ve bu şekilde bu örgütün yasal kanadı ile bir çok belediyede iktidar olmasını ve meclise girmesini sağlayan da gene Bahçeli-Yılmaz ve Ecevit hükümetidir. Bugün bir çok kişi meclisteki bu parti mensuplarını ve davranışlarını eleştirirken bunlara bu imkânı kimin sağladığını söylemekten özellikle kaçınmaktadır.

Solcu ve milliyetçi partiler de kendi iktidarları döneminde bir ABD projesi olan Kuzey Irakta kurulan Kukla Kürt devletinin kurulmasına ve buna imkan sağlayan Çekiç Güce destek vermiştir.

Türkiye hükümetleri ve devleti “İkiz İhanet Yasaları” dediğimiz yasaları da kabul ederek Türkiye devletinin parçalanması için gerekli olan mevzuatı da kabul etmişlerdir. Bu şekilde bir parti veya grubun TC’ni parçalaması da suç olmaktan çıkmıştır. PKK ve meclisteki partisini bu nedenle bölücülük nedeniyle kapatmak artık mümkün değildir. Kendilerini “Memleketi bölmek suç değil; siz bunu zaten anlaşmalarla da kabul ettiniz ve bu hakkı bize tanıdınız. Biz yasal hakkımızı kullanıyoruz. ” Deseler kim ne diyebilir. Arazi (TC) imara (parçalanmaya) açılmış olup sıra parselasyona kalmıştır. Bu anlaşmayı sözde Atatürkçü (Bu nasıl Atatürkçülük? Vahdettinci desek daha mı doğru olur acaba) CHP de firesiz imzalamıştır. Meclis dışındaki bahsettiğimiz diğer partiler de ses çıkarmamışlardır. Kısaca Türkiye Cumhuriyetinin parçalanması veya AB projesi adı altında sindirilmesi ve öğütülmesi, Türkiye’de kukla bir Kürt ve Ermeni devleti kurulması, Kıbrıs’ın verilmesi devlet kurumları ve siyasi partilerce desteklenen bir proje’dir. Onlar da aynı dava için çalışmaktadırlar.

Yönetimde olanlar AB organlarında ve papa heykeli dibinde verilen bütün görev ve kararları kabul ettikleri halde, halka durumu farklı göstermek istemektedirler. Aslında onlar, her zaman halka kendilerini farklı da göstermeye çalışmıyorlar. Görüşlerini açıkça söylüyorlar; fakat halk bunların başka bir şeyi söylediğini sanıyor veya onların sözlerini kendi görmek istediği gibi yorumluyor. Halkımız bu olayları her gece izlediği TV dizileri kadar önemsemiyor.

TBMM’de AB ve ABD’ye karşı tek bir milletvekili yoktur. Daha ilginci daha önce de olmamıştır.

Devşirilen bazı aydın ve kitle örgütü yöneticileri gibi siyasi partiler ve hükümetler de ABD ve AB’nin emrindedir. Hatta patronu (ABD, AB) referans alırsak bunların Barzani, Talabani ve Irak ve Afganistan’daki diğer kuklalarla aynı partiden, dost ve kardeş olduklarını da söyleyebiliriz. Burada bir çelişki yoktur.

Bugün hükümetler her gün artan PKK terörü ve gelen cenazeler karşısında çok aciz bir durumda olup tek çare olarak saldırıları bitirmeleri için PKK’nın meclisteki temsilcilerine yalvarmakta; onları yeminlerine sadık olmaya davet etmekte veya silahı bırakarak mücadelelerini mecliste ve siyasi olarak vermelerini istemektedir. Gelinen durum budur.

Türkiye’de solculuk, ulusalcılık, laiklik gibi kavramlar da anlam değiştirmiştir.

SOLCULUK olması gerektiği gibi emperyalizm ve kapitalizm karşıtlığı, tam bağımsızlık, ulusal egemenlik, halkın egemen olması gibi özelliklerini kaybetmiştir. Bugün kendisini solcu kabul eden partiler ve kişiler –ki Kemal Derviş de kendisini solcu olarak tanımlamaktaydı- ABD ve AB tarafından kendilerine verilen görevleri yapmayı, egemenliğin AB’ye devrini, Kürtçülük yapmayı, Ermeni soykırımı iddialarını kabul etmeyi, Kıbrıs’ın Rumlara verilmesini, emperyalist ve kapitalistlerin çıkarlarını ve egemenliğini savunmayı solculuk olarak kabul etmektedirler. Solcuların rahatsız olduğu bir kavram daha vardır: “Türklük.” Dünyadaki herhangi bir şahıs İngiliz, Rus, Yunanlı, Rum, Ermeni, Alman olabilir. Fakat Türk olamaz. Çünkü onlara göre Türk diye bir millet yoktur. Bir İngiliz’in ben İngiliz’im, Almanın Almanım demesi ırkçılık, milliyetçilik ve şovenizm değildir; fakat bir Türkün “ben Türküm” demesi ırkçılık, şovenizm ve milliyetçiliktir. Zaten emperyalist devletler Türk kelimesini hiç sevmemekte ve TC’ni hiçbir zaman içlerine sindirememektedir.

Türkiye’de sadece kitle örgütleri değil devlet ve hükümetler de ulusalcı değildir. AB bilindiği gibi bir devlet projesidir. AB, çekirdeğini bazı emperyalist ülkelerin daha doğrusu bu devletleri de yöneten oligarşinin yönettiği demokratik olmayan, bir sömürgeci bir devlet projesidir. Böyle bir devletin üyesi olmak demek üye olan devletin bağımsız bir devlet olma durumunun ortadan kalkması demektir. AB kontrolüne girince Türk bayrağı da inecektir.

LAİKLİK: Türkiye’de solcu, Atatürkçü ve bir dereceye kadar ulusalcı görünen veya halk veya karşıtları tarafından öyle kabul edilen siyasi partiler bağımsızlık dahil Kemalizm’in bütün ilkelerinden artık vazgeçmişlerdir. Fakat bunlar durmadan sadece “laiklik” konusunda fırtınalar koparmaktadırlar. “Laiklik” elden gitmektedir. Her şey elden gitmiş fakat ille de laiklik çok önemlidir. Bunların anladığı laiklik anlayışı bildiğimiz laiklik anlayışı değildir. Bunlar laikliği emperyalistlerini istediği şekilde İslamiyet karşıtlığı ve Müslümanlığa düşmanlık olarak algılamaktadır. Bunlar AB’ye girmeye de karşı değildirler. Çünkü AB laik ve medenidir.

Fakat girmeye çalıştıkları AB, laik ülkeler topluluğu değildir. AB anayasası Hıristiyanlığı ve kilisenin egemenliğini kabul ettiği gibi, Fransa hariç tutulacak olursa hiçbir AB ülkesinin kendi anayasası laik değildir. AB’ye girilecek olursa aleni olarak ezan okunamayacak ve diğer dini gelenekler uygulanamayacaktır. Meselâ, açıkta kurban kesilemeyecektir. Bu laik olduğunu söyleyen kesimler TC sınırları içinde Ortodoks bir Hıristiyan din devletinin kurulmasından rahatsız olmamaktadır. Bunlar İran’ı radikal dinci bir devlet gibi kabul etmekle birlikte daha radikal ve aynı zamanda ırkçı İsrail’den rahatsız olmamakta ve bu devleti laik bir devlet gibi kabul etmektedirler. Bu kesim ABD’nin “Haçlı seferi” olarak ilan ettiği Müslüman ülkeleri işgal ve saldırısını radikal dincilere ve İslamcı teröristlere karşı medeni ve laik bir müdahale gibi görmektedirler. Onların anladığı laiklik: dinlerin buluşması, kardeşliği; bu çerçevede Türk halkının Hıristiyanlaştırılması, Hıristiyan misyonerlik faaliyetlerinin desteklenmesi, her grup ve toplumun kendi dinini ve inancını yaşamasıdır. Bu kesim Hıristiyanlık ve Musevilik söz konusu olduğu zaman laikliği düşünmemekte ve savunmamaktadır. Zaten AB ve ABD tarafından Orta Doğu’da ABD ve İsrail’e karşı savaşan herkes radikal islâmcı ve terörist olarak kabul edilmektedir. Türkiye’de bütün siyasi partiler ve demokratik kitle örgütlerinin görüşü de budur. Ulusalcı görünen bazı gruplar da dinci olduğu için İran’ı radikal İslâmcı ve terörist devlet olarak kabul etmektedir. Hatta Bedri Baykam gibi bazıları İran’ı esas tehlike gibi göstermektedir. İslâmiyet, kapitalizm-emperyalizm gibi bir ekonomik sistem değildir. Müslüman toplumlar ve devletler ABD ve AB tarafından acımasızca sömürülen, işgal edilen ve parçalanan ülkelerdir. Bugün aynen Türkiye’de Türk olmak ve Türküm demek nasıl anti emperyalist bir duruşsa, Türkiye ve diğer Müslüman ülkelerde “müslümanım demek ve Müslümanlık” anti emperyalist bir duruştur. Batı nasıl Hıristiyanı, musevisi, dinsizi ile top yekûn kendisini “Yahudi ve Hıristiyan” olarak kabul ediyorsa (bütün AB liderleri, AB’nin Judeo-Christian zeminde kurulduğunu belirtmektedirlersözde laik AB taraftarları bu judeo-hırıstiyanlıktan rahasız olmuyor-), Türkiye’de inanan -inanmayan, Müslüman olan ve olmayan herkes, eğer AB ve ABD’nin saldırganlığı ve işgaline ve yaptıklarına karşı çıkıyorsa artık “Müslüman” olmak durumundadır. Artık ne müslümanlık ne de hristiyanlık sadece bir inanç sistemi değildir. Dinlerin işlevi de ekonomik sistemlere göre değişmektedir. Nitekim dinci, Müslüman gibi algılanan ve kabul edilen partilerin de AB’nin Yahudi ve Hıristiyan değerlerini kabul ettikleri görülmektedir. Emperyalizmle uzlaşırsanız onun dini ile de uzlaşmanız ve size önerdiği yeni Müslümanlığı (“Judeo-Christian”- ılımlı Müslümanlık) da kabul etmeniz kaçınılmazdır. Başka türlü Müslüman ülkelere ve Türk halkına ABD’nin saldırısını neden desteklediğinizi savunamazsınız. Onlar, misyonerlik faaliyetlerini serbest hale getirmiş ve haçlı saldırganların Müslüman Irak’a saldırması için elinden gelen yardımı yapmış ve yapmaktadır. Artık yahudi ve hıristiyanlarla birlikte ibadet ediyorlar.

Bülent Ecevit her ortamda ABD’nin ve Vatikan’ın emrindeki Fethullah Gülen’i savunarak laik olabilmektedir(?). B. Ecevit kendisi gibi emperyalistlerin hizmetinde olan Vahdettin’in de hain olmadığını savunabilmektedir. Esasen vatana hainlik suç olmaktan çıkarıldığı için bu yasaya göre her ikisi de zaten artık hain olamazlar.

Bülent Ecevit ve Erdal İnönü vefat ettiğinde bir çok kişi arkasından kanlı göz yaşları dökmüştür. TV’de konuşan bir vatandaş Atatürk’ten sonra en büyük liderin Ecevit olduğunu söylüyor. Halkımız ya Ecevit’i, İnönü’yü (her iki İnönü) bilmiyor ya da Atatürk’ü bilmiyor…Bu tür kişilerin arkasından ağlamayı ve kanlı gözyaşı akıtmayı Atatürkçülük sanıyor.

Türklüğe de aynı açıdan yaklaşmak gerekiyor. Bugün Türk olmak, İranlı olmak, Filistinli olmak, Iraklı olmak anti emperyalist olmak demektir. Emperyalizmin beşinci kolu veya kuklası-askeri olmak kimseye bir itibar kazandırmaz. Esasen diğer etnik gruplar gibi gerçekten Türk olan kendi aralarında da bir çok etnik gruba bölünmüş olan Türkiye Kürtlerinin de bu oyunu görerek AB ve ABD’nin kuklası ve askeri olmayı reddetmeleri gerekir. Dünyada tek bir etnik gruba veya ırka dayanan birdevlet mevcut değildir. Tıpkı Müslümanlık gibi bugün Türklük veya Türk olmak da artık anti emperyalizmdir. Çünkü AB’nin emrinde olanlar şu anda Türklüğe küfretmeyi ve aşağılamayı suç olmaktan çıkarmaya çalışmaktadırlar (Ceza Yasasının 301. maddesinin değiştirilmesi). Devşirilenler de kendileri Türk değil dünya vatandaşı, AB vatandaşı gibi görmektedir.

Peki bu kitle örgütlerinde hiç gerçek Müslüman ve ulusalcı kişiler yok mudur?

Kitle örgütlerinde bulunan ve kendisini “ulusalcı” olarak ifade eden kişiler de çoğu zaman ırkçı, faşist, şoven, sağcı ve MHP’li gibi görünmemek için, ister istemez bu devşirme gurupların arkasından gitmekte veya benzer görüşleri –nihai olarak- savunmaktadırlar. Bu nedenle bir siyasi akım haline gelememişlerdir ve onları kitle örgütlerinde etkin olarak görememekteyiz. Diğer Müslüman kesim de İslâmiyet’le hiçbir ilgisi olmayan Hıristiyan rahibe kıyafeti olan türban’ı savunacağım veya türbana karşı çıkarsam Müslüman gibi görünemem diyerek başka bir açıdan AB ve ABD’ci grupları desteklemek zorunda kalmaktadırlar.

TTB ve dolayısı ile Türk hekimlerinin büyük çoğunluğu bir emperyalist proje olan “sağlıkta dönüşüm projesi” karşısında sessiz kalmıştır. Bazı uygulamalarına muhalefet ediyor gibi görünerek projenin rahatça uygulamasına imkan verdikleri gibi, diğer AB ve ABD projelerini de desteklemişlerdir. Hekim kitlesinin gerçek durumu algılayamaması ve ilgisizliği nedeniyle TTB de diğer meslek örgütleri gibi tamamen Kürtçü, AB’ci ve “hepimiz Ermeniyiz” diyen kişilerin eline geçmiş gibi görünmektedir. Burada en büyük sorumluluk bu örgütlerin üyelerindedir. Tabip Odaları üyeleri de bu gerçeği görerek bulundukları makamı ve kimin değirmenine su taşıdıklarını gözden geçirmek zorundadır. Halkımıza, aydınlara ve hekimlere düşen en önemli görev –ister titreyerek, ister titremeyerek olsun- kendine gelmek, gönüllü olarak kendilerinin devşirilmesine karşı çıkmaktır. Aksi takdirde her gün değişmeyen şehit haberleri ile birlikte Şebnem Fincancı gibi kişilerin bizi rahatsız eden ve aşağılayan bu tür konuşmalarını daha çok duyarız.

13.11.2007

1 HARCAYIP 10 GÖSTERDİLER -tv8 10.7.2007

1 HARCAYIP 10 GÖSTERDİLER

Maliye Bakanlığı Muhasebat Kontrolörlerinin incelemeleri, sağlık sektöründe çok sayıda suistimal olayı yaşandığını ve bu şekilde devletten yüksek tutarlarda fazladan para alındığını ya da istendiğini ortaya koydu.

Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürü Ömer Duman'dan edinilen bilgiye göre, Muhasebat Kontrolörlerinin 2006 yılındaki inceleme ve soruşturma faaliyetleri sonucunda, sağlık alanında çok sayıda hukuka aykırı işlem ve kamu zararı tespit edildi.

Söz konusu inceleme ve soruşturmaların ardından sağlık sektöründe devleti zarara uğratan işlemler bir rapor haline getirildi. Bu raporda 171 değişik suistimal olayına yer verildi.

Sağlık Bakanlığının da bilgilendirildiği hukuka aykırı işlemler arasında ilk sırayı, ''verilmeyen sağlık hizmetlerinin faturalandırılarak devletin zarara uğratılması'' aldı.

Aynı şekilde ''sağlık giderlerinin mevcut tutarlardan fazla yazılması, paket fiyat içinde yer alan bazı sağlık hizmetleri için ayrıca sarf malzemesi faturası düzenlenmesi ve ilaç faturalarının şişirilmesi'' de sıkça başvurulan usulsüz işlemler olarak belirlendi.

-ŞİŞEN FATURALARIN FATURASI DEVLETE ÇIKIYOR-

Muhasebat Genel Müdürü Ömer Duman, kontrolörlerin sağlık sektörü ile devlet bütçesinden harcama yapılan diğer alanlardaki işlemlerle ilgili denetimlerinin artarak devam edeceğini bildirdi.

Muhasebat Kontrolörlerinin 2006 yılında sadece sağlık sektöründeki inceleme ve soruşturmaları sonucunda ortaya çıkan suistimal olaylarının bir bölümü şöyle:

-Sadece 1 hastanın 213,16 YTL tutarındaki tedavi gideri 1.966,47 YTL fazlası ile devlete 2 bin 179,63 YTL olarak fatura edildi.

-Hasta yatış gününden fazla yatak ücreti fatura ediliyor.

-Sevk kağıdında memurun kadro derecesi yazılı olmadığı halde, hasta ortopedi kliniğinde 5 gün 1. sınıf banyolu tek yataklı odada yatırıldı gösterilerek, birinci sınıf oda farkı alındı.

-Bazı faturalarda paket fiyat uygulamasına dahil işlemler de ayrıca faturalandırılıyor.

-Tanıya dayalı paket fiyat uygulaması yapılan hemodiyaliz hastalarında, mutat laboratuvar işlemleri ile yatak ücretleri faturalandırılarak, yersiz tahakkuk yapılıyor.

-Refakatçi ücretleri, Bütçe Uygulama Talimatıyla belirlenen fiyatları aşacak şekilde fatura ediliyor.

-İnravenöz ilaç infüzyonu hizmeti, nebülazatör ve ilaç uygulamaları, sınırları aşacak şekilde günde 1 adetten çok ve yatış gününden fazla faturalandırılıyor.

-Büyük yara pansumanı hizmeti, A grubu ameliyat ve benzeri yaralar dışındaki işlemlere fatura ediliyor.

-Yara pansumanı ve diğer ameliyat ve yaralardaki pansuman hizmeti, hastanın yattığı gün sayısını aşacak şekilde faturaya yazılıyor.

-Ameliyat ve benzeri yaralar bulunmamasına rağmen, pansuman işleminde küçük yara pansumanı, büyük yara pansumanı olarak gösteriliyor.

-İLACA SAĞLIK KURUMU ZAMMI-

-İlaçlarda, ithalatçı ve eczacı indirimleri uygulanmadığı gibi mevcut fiyat üzerinde bir fiyatla fatura ediliyor.

-Yatarak tedavilerde kullanılan ve hastane eczanelerinden temin edilen ilaçlar da indirim uygulanmadan fatura ediliyor.

-Faturalarda yer alan ilaç fiyatları, reçete tarihinde geçerli olan fiyatlardan fazla oluyor.

-Yoğun bakım hizmetinin fatura edildiği durumlarda, fatura edilmemesi gereken bazı hizmetler de yoğun bakım hizmeti ile birlikte ayrıca fatura ediliyor.

-Faturalarda fatura edilmemesi gereken tetkikler de yer alıyor.

-Yeni doğan bebeklerin vücut temizliği, doğum faturasında bulunmasına rağmen, göbek bakımı için ayrıca küçük pansuman adı altında fatura düzenleniyor.

-Psikiyatrik değerlendirmeler de normal poliklinik ücreti ile birlikte faturalandırılıyor.

-Yoğun bakımda yatan hastalara, fazladan moniterizasyon, oksijen inhalasyon ve nebulazatör ile ilaç işlemleri fatura ediliyor.

-Yatan hasta faturalarında işlemler fazla fiyatlandırılıyor.

-Diyaliz tedavisi gören hastalara, hemodiyaliz tedavisinden ayrı olarak kullanılan malzeme ve ilaçlar tahakkuk ettirilerek, devletten fazla tahsilat yapılıyor.

-Yoğun bakımda ücretlendirildiği halde, moniterizasyon ve oksijen tedavisi ücreti ayrıca tahakkuk ettiriliyor.

-Yoğun bakım ücretleri, fazla tahakkuk ettiriliyor.

-Yatılan gün sayısı ve saatini aşan faturalar düzenleniyor.

-Yatılan gün sayısından fazla damar yolu açılması işlemi gösteriliyor.

-Yatan hastaların bazı tedavi hizmetleri, yatılan gün sayısını aşan şekilde faturalarda yer alıyor.

-Fototerapi tetkiklerinde 4 saatlik seans ücreti, saat başına alındı gösterilerek, 3 misli fazla ücret tahakkuk ettiriliyor.

-Radyasyon onkolojisi işlemleri fazla ve yersiz fatura ediliyor.

-YENİ DOĞAN BEBEĞE 21 TARAMA TESTİ-

-Aynı gün doğum için yatan ve çıkan hastanın bebek doğduktan sonra 2'den fazla yapılmayan otoakustik emisyon tetkiki (işitme-tarama testi) 21 kez yapıldı gösterilerek, bu şekilde fiyatlandırıldı.

-Ayakta tedavi gören hastalarda HDL Kolesterol ve Trigliserid laboratuvar işlemleri, birden fazla faturalandırılarak fazla ücret alınıyor.

-Faturalarda, aynı hasta için aynı anda birden fazla idrar tetkiki uygulaması bulunuyor.

-Sağlık kurumları tarafından temini zorunlu tıbbi sarf malzemelerinin kurumlara faturalandırılmasında emekli Sandığı ile Protokollü malzeme fiyatları esas alınmıyor.

-Paket fiyat dışında ayrıca paket fiyata dahil olan muayene ücreti fatura ediliyor.

-Ortopedi ameliyatlarında paket fiyata dahil olan sarf malzemeleri ayrıca fatura ediliyor.

-Kalp-damar hastalarına uygulanan selektif koroner anjiyografi ventrikülografi ve aortografi hizmeti, by-pass kontrollü hizmet bedeli üzerinden fatura ediliyor.

-Selektif koroner anjiyografi işlemi yapılmadığı halde yapılmış gibi gösteriliyor.

-Resmi Sağlık Kurumları Fiyat Tarifesi üzerinden yüzde 15'lik indirimin uygulanmıyor.

-Aynı hastaya aynı gün içinde hem gündüz hem de normal yatak ücreti tahakkuk ettiriliyor.

-Bazı hastaların yatışından önce veya taburcu olduktan sonra da bazı tetkik ve tedavi işlemleri faturalarda yer aldı.

-Hastaya adet olarak verilen ilaçlar, faturalara kutu olarak yansıtılıyor.

-İCAP NÖBETİ-

-Resmi Sağlık Kurumları fiyat tarifesinde, ''İcap nöbetinde muayene'' adı altında bir muayene işlemi olmamasına karşın bir Devlet Hastanesi, düzenlediği faturalarda bu isim altında her işlem için 14,5 YTL tahakkuk ettirdi ve devlete 25,2 bin YTL fatura çıkardı.

-Kurum personeli olan her hastanın kurum hekimi olarak görevlendirilen doktordan sevk işlemi yaptırılarak ve kurum hekimi için ayrıca poliklinik muayene ücreti tahakkuk ettirilmek suretiyle fazla ve yersiz tahsilat yapılıyor.

Kaynak: tv8
10.07.2007 15:17:03


9 kollu ilaç çetesi!

http://www.milliyet.com.tr/2007/11/22/yasam/ayas.html

9 kollu ilaç çetesi!
Son kullanma tarihi geçmiş ve çalıntı ilaçları paketleyerek satan 'ilaç çetesinin', 9 koldan organize bir şekilde çalıştığı; maaşa bağladıkları doktorlara da 5 yıldızlı lüks otellerde tatil yaptırdığı ortaya çıktı

Erdal Kılınç - İstanbul

Çalıntı ve son kullanma tarihi geçmiş olanlarla, anlaşmalı doktorlara yazdırdıkları ilaçları paketleyerek yeniden piyasaya süren ilaç şebekesinin, doktorları maaşa bağladığı, ayrıca 5 yıldızlı lüks otellerde tatil yaptırdıkları ve pahalı hediyeler aldıkları ileri sürüldü. Çetenin ayrıca çok iyi bir şekilde organize olduğu ve 9 ayrı koldan faaliyeti yürüttüğü ortaya çıktı. Gözaltına alınan, İşçi Partisi (İP) Maltepe İlçe Başkanı Ş.C.'nin de şebeke tarafından hazırlanan ilaçları anlaşmalı eczanelere verdiği iddia edildi.

77 kişi sorgulanıyor
Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerinin yürüttüğü "İksir operasyonu" kapsamında İP Maltepe İlçe Başkanı Ş.C.'nin de gözaltına alınmasıyla, Emniyet'te sorgulanan zanlıların sayısı 77 oldu. Bu zanlıların biri profesör, 7'si doktor, 15'i de eczacı. Liderliğini sağlık şirketi sahibi Mehmet Kumanlı'nın yaptığı vurgun şebekesinin, kendileriyle ilişkide olan doktorları tatile gönderdiği, pahalı hediyeler aldığı ve kredi kart borçlarını ödediği ileri sürüldü.
Ele geçirilen uzun namlulu silahların balistik verilerinin tüm yurda gönderildiği ve İstanbul'da herhangi bir olayda kullanılmadıkları belirlendi. Şebekenin çok kârlı olan ilaç sektörüne mafya ve yasadışı terör örgütlerinin tehditle girme istekleri üzerine silahlandıkları belirtildi.

Devleti zarara uğrattılar
Doktorların kanser, tansiyon, kalp, şeker böbrek hastası olmamasına rağmen şebeke tarafından kendilerine gönderilen sağlık karnelerine bu hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçları yazdıkları belirlendi. Şebekenin bulduğu hastalara fazla ilaç yazan gözaltındaki doktorların birbirlerini tanımadığı öğrenildi. Doktorların bu yöntemle Sağlık Bakanlığı tarafından kullanımı doktor raporuyla sınırlandırılan ilaçları şebekenin almasını sağlayarak devleti milyonlarca dolar dolandırdığı bildirildi.

Tıp fakültesi de inceleme başlattı

Gözaltına alınan, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde görevli Prof. Dr. A.Ş.D. hakkında fakültenin dekanlığı da soruşturma başlattı. Hasta reçetelerine gereğinden fazla ilaç yazdığı, kaçakçılarla işbirliği yaptığı iddiasıyla gözaltına alınan Prof. D. ile ilgili iddiaların araştırılması için dekanlık tarafından rektörlükten bir ceza hukuku profesörünün görevlendirilmesi istendi. Dekanlık yetkilileri, gözaltında bulunduğu için D.'nin ifadesine başvuramadıklarını belirterek savcılığın soruşturmasının kendilerine ulaşmasının beklendiğini kaydetti.








GATS ANLAŞMASI KAPSAMINDA BULUNAN HİZMET SEKTÖRLERİNİN SINIFLANDIRILMIŞ LİSTESİ

GATS ANLAŞMASI KAPSAMINDA BULUNAN HİZMET SEKTÖRLERİNİN SINIFLANDIRILMIŞ LİSTESİ Çeviri: Selim Yılmaz Aşağıdaki sınıflandırma 1994...