SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM ÜZERİNE TEZLER

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM ÜZERİNE TEZLER
(Eylül tezleri)

Kimsenin umurunda olmasa da “Gerçekleri söylemekten korkmayınız!”
Gazi Mustafa Kemal

BAZI KAVRAMLARIN AÇIKLANMASI

SAĞLIK SİSTEMİ: Hekimlik veya hekimlerin sistemi demek değildir. Sistem içinde hekimler öncelikle siyasi sistem ve otoriteye, sağlık teşkilatı ve idaresine bağlı olarak çalışır. Çalışma koşulları ve nasıl çalışacakları onlar tarafından belirlenir. Çoğu zaman hasta ile son ilişki hekim ve eczacı ile olduğundan dolayı, sağlık sistemi hekimler ve hastalar tarafından sadece hekimlerin yaptığı bir iş olarak algılanmakta veya gösterilmektedir. Sistemi daha etraflı incelediğimiz zaman bu sistemin tıp bilimi, ilaç üretimi, sağlık ürünlerinin ticareti, dağıtımı ve pazarlanması ile uluslar arası bir sistemin parçası olduğunu görürüz.
Benzer şekilde savaşlar da askerlerin kendi başlarına karar aldığı yürüttüğü ve kendi sorumluluklarında olan olaylar değildir. Savaşları başlatanlar ve bitirenler bu savaşlara karar veren siyasi irade ve yönetimdir. Askerler silsile yolu ile onların emirlerini uygular ve verilen emirler yapar. Nasıl bir savaşın sonucundan cephede ön safta savaşan er sorumlu değilse sağlık sisteminin uygulanmasından da hekim ve diğer sağlık çalışanları sorumlu değildir. Onlar sadece kendilerine verilen bir rolü veya görevi yerine getirmektedirler. Eğer bu rolü iyi bir şekilde yerine getirmezlerse bu işi onların istediği gibi yapacak olan başka birileri o görevlere getirilecektir. Sistem uluslar arası tıp kartelinin sağlık sistemi olduğundan eleştiriler öncelikle sisteme yöneltilmektedir. Bu sistem hekimlere kötü işler yaptırabilir ve yaptırmakta dır da. Halk ve hekimler sistemin insan sağlığına zararlı olduğunu bilmeyebilir ve algılamayabilir. Herkes sistemin gayet kusursuz ve mükemmel olduğunu düşünebilir ve buna inanabilir. Zaten kartel de böyle düşünmektedir. Onlara göre sistem gayet mükemmeldir ve istenilen sonuçları (çıktı) vermektedir. Görülen sorunlar sistem içindeki bazı dişli veya çarklardaki bozulma ve aşınmaya bağlıdır ve kişiseldir. Bu gibi kişiler ayıklanır veya cezalanırsa sistem daha iyi çalışır. Mantık budur. Bunu böyle anlamak için modern tıp anlayışını aynen din gibi kabullenmek ve ilkelerinden kuşkuya düşmemek gerekmektedir.
Sistemin içinde tetikçilik yapan ve sistemi körü körüne savunan hekimler tabii ki belli derecede yaptıklarından sorumludurlar. Hekimlerin görevi kartele yapılan eleştirilere kalkan olmak değildir. Hekimler ve hekim örgütleri, bir şey yapmasa veya yapamasa da kartelin sözcüsü ve avukatı olmamalı ve bu rolü oynamamalıdır.

MODERN TIP VEYA MODERN SAĞLIK SİSTEMİ: Bilimin ulaştığı en yüksek seviyede demek değildir. Bu kelime günümüzde en hatasız, en mükemmel, en gelişmiş bir sağlık sistemini değil ticari amaçla yapılan ve sonuçları ile iatrojenik olan bir sağlık sistemini ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu sisteme tamamen karşı çıkmak sistemi içinde bazı olumlu veya işe yarar bir şeylerin olmadığını iddia etmek değil, sistemin bütünü ile ticari amaca yönelik olarak çalıştığını ifade etmek demektir. Düzgün gibi çalışan, doğru gibi görünen uygulamalarda bile bunun sistemin veya kartelin mantık ve ölçülerine uygun olduğunu, yapılan işlerin çoğunun gereksiz yere ticari amaçla yapıldığını ve sonuçta kişi ve toplumun bundan zarar gördüğünü görebiliriz.
Bir sistem daima belirli bir çıktıyı veya sonucu elde etmek için çalışır. Ticaret ve kar amacı ile kurulan ve çalıştırılan bir sistemin başka bir çıktı elde edecek şekilde çalışması esasen beklenemez ve beklenmemelidir. Tıp ve sağlık teknolojisinin insan sağlığı ve yararına kullanıldığı ifadesi kartelin sadece bir satış stratejisidir.

KARTELİN UNSURLARI :

Bu sistemde, ilaç ve tıbbi malzeme, cihaz ve ürün üreten firmalar= Uluslar arası tıp karteli=Big Pharma olarak isimlendirilmektedir. (Şimdilik big pharma yerine tıp kartelini kullanıyoruz; 'ilaç devi' de denebilir.) Bunlar başlıca ilaç, tıbbi cihaz, malzeme, sarf malzemesi, sigortacılık, kitap, dergi, yazılım, işletim sistemi dahil tıp alanını ilgilendiren her türlü üretim ve ticaretle ilgilenmektedir. Kartel sadece insanlarla ve tıbbi konularla değil, değil bitki ve hayvan ilaçları ile de ilgilenmektedir. Petrokimya, silah, elektronik ve diğer alanlarda da yatırım ve ortaklıkları da vardır. Benzer şekilde bizde de bazı holdingler bu işe girmişlerdir Toprak Holding gibi.

Tıp veya tıbbi bilimler : Kartelin ihtiyaçlarına göre bir tıp anlayışı ve bilimi yaratılmıştır. Tıbbi kitaplarda belirlenen kavramlar doğru veya doğru gibi görünse bile, bu bilgiler kartelini ürünlerinin kullanılması ve tüketilmesi ile sonuçlanacak şekilde kurgulanmıştır. Her türlü hastalık veya süreç muhakkak bir ürün kullanımı ile sonuçlandırılacak şekilde tanımlanmıştır. Eğer böyle sonuçlanmıyorsa kuşku ve korku yaratılarak hastalık tarama, teşhis ve kontrol muayeneleri ile toplum yönlendirilir. Çok nadiren bir sağlık sorunu oluşturabilecek en kötü bir olasılığın her kişide mutlaka görülebileceği varsayımı ile ürünler satılmaktadır. Bunun en ilginç örneklerinden birisi her kişide ortalama 100-150 adet bulunabilen benlerin, tesadüfen birinde kanser olabileceği varsayımı ile çıkarılmasıdır. Modern tıp anlayışına göre kişide bulunan benlerin birinin veya hepsinin çıkarılmasında yanlış bir taraf yoktur ve hepsi çıkarılıp altında bir hastalık olup olmadığı aranmalıdır! Alın size havadan oluşmuş geniş bir hasta pazarı...
Kartel bilim adamları ve hocalara kitap yazdırır, araştırma yaptırır, kongre ve toplantıların masrafını karşılar. Hekimleri böyle kongrelere götürür. Mezuniyet sonrası eğitimleri düzenler, tıbbi kitap ve yayınları ücretsiz dağıtır. Piyasaya sürülen yeni tıbbi cihaz ve ürünlerin nasıl kullanılacağının öğretilmesi için hekimleri yurt dışı ve içinde kurslara gönderir. Tıp bilim ve eğitimi kartelsiz düşünülemez.
Tıbbi yayınların çoğunun bilimle ve bilimsel bir keşifle alakâsı yoktur. Bu yayınları büyük bir kısmı kullanılan ilaç ve ürünlerin kullanımı ile ilgilidir. Bazen bir derginin sadece bir ilacın değişik etkileri, yararları, kullanım şekli vb. üzerine incelemelerle doldurulduğu görülmektedir. Tek taraflı yayın ve beyin yıkamalarla ürün hakkında her türlü kuşku giderilir, zihinlere ürün yerleştirilir. Bu yayınlarda ürün ve kullanımı ile ilgili hiçbir karşı görüşe rastlamak imkânı yoktur. Hakemli dergilerdeki hakemler bu tür yayınlara engel olurlar.
Mevzuat: Kartelin ürünlerinin rahatça ve rekabet olmadan satılması için ithalat
ve ticaretin önündeki bütün engeller kaldırılmıştır. Kartelin kontrolünde olmayan ilaç firmaları veya ulusal firmaların bu piyasada yer almaması için uyum anlaşmaları ile mevzuat düzenlenir. Kartelin ürünlerinin piyasada tekel olması ve istenildiği fiyattan satılması patent ve lisans anlaşmaları ile sağlanır.
Satış ve pazarlama: Sağlık sistemi denince sadece hekim ve hastaneler anlaşılmamalıdır. Her ülkede kurulan medikal firmalar, ecza depoları, acentalar, şubeler, satış temsilcilikleri, pazarlamacılar, siyaset adamları, bürokratlar ve satın almada etkili diğer memurlar, hekimler ve eczacılar bu sistem içinde görev (iş) yaparlar. Bu pazardan sadece hekimler ekmek yememektedir.
Tıp ve sağlık anlayışı: Sağlık anlayışı ticari ihtiyaca göre belirlenmektedir. Herkes hastadır veya her an gizli bir hastalığı olabilir. Herhangi bir şikâyet veya göze çarpan anormallik kanser, kalp hastalığı veya tıp literatüründe bulunan herhangi bir hastalıkla ilişkilendirilir. Bir korku ve paranoya kültürü yaratılarak, sayıları neredeyse binleri bulan bir çok hastalık kişilerde sürekli olarak aranmaktadır. Gerçekte bir hastalık olmayan ve bir hastalığın tedavi edilmediği durumlar için yararsız ve gereksiz olarak sürekli ilaç ve tıbbi teknoloji kullandırılmaktadır.

Sistemin hedefi: İnsan sağlığı veya hastalıkların tedavisi için üretildiği iddia edilen ürünlerin kartel tarafından belirlenen bilim ve satış kuralları çerçevesinde, serbest pazar ve patent koruma anlayışı ile bütün dünyada kullandırılması ve satılması. Sistemin sloganı: herkesin bu ürünlere ve uygulamalara ulaşabilmesi için “eşitsizliklerin kaldırılması”dır. Her yere sağlık tesisleri, tanı ve tedavi merkezlerinin ve diğer tesislerin açılması gerekmektedir. Bir çağdaşlık ölçütü olarak sağlığa daha fazla para ayırma, sağlık hizmetlerinde hem devlet hem de kişilerin yapacağı harcamaların arttırılması ve ve bunun için modern tıbbın belirlediği kural ve algoritmalara harfiyen uyulması gerekmektedir. Mamografi (meme filmi), tomografilerin çekilmesi, kemik erimesi, depresyon, anksiete, kan basıncı yüksekliği, şeker tedavileri,; şişmanlık, horlama, reflu, histerektomi, kalp için baypas (bypass), stent, balon, anjiogirişimleri, estetik cerrahiler, lipom ve yağ bezelerinin çıkarılması ve diğer gereksiz cerrahilerin teşvik edilmesi ve bütün toplumda yaygın olarak yapılması gerekmektedir.
Kartelin sağlık ve tıp anlayışı bir din gibidir: Bilimsel kuşkuculuğa ve eleştiriye açık değildir. Doğma olarak kabul edilmektedir. Her türlü eleştiri “ ABD ve AB'de de işlerin böyle yürüdüğü; bu görüşlerin uluslar arası tıp kitaplarında yazıldığı; bunların yapıldığına dair yayınların olduğu” söylenerek cevaplanmaktadır. Kişiler bu doğmaların dışında farklı görüş dinlemeye dahi tahammül edememektedirler. Yoksa dinden çıkarlar!


SAĞLIK SİSTEMİ, SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM, MODERN TIP

SAĞLIK SİSTEMİ : Yukarıda da belirtildiği gibi sistemin hedefi, bütün dünyada uluslar arası tıp kartelinin anladığı sağlık sistemini uygulamaktır. Bu hedef günümüzde sadece ürün ve hizmetlerin pazarlanması anlayışı ile sürdürülmemektedir. Tek bir dünya egemenliği çerçevesinde ulus devletlerin ve bu ulus devletlere ait ekonomik ve ticari imkânların, mülkiyet ve egemenlik haklarının özelleştirme adı altında uluslar arası şirket ve kartellere terk edilmesi ile devletlerin yok edilmesi amaçlanmaktadır.
Sağlıkta Dönüşüm projesi bunun sağlık alanında uygulamasının adıdır. Uluslar arası bir projedir. Dünya Ticaret Örgüt İMF, Avrupa Birliği gibi küresel yönetim organlarının gözetiminde bizzat Dünya Bankası tarafından yürütülerek gerçekleştirilmiş bir projedir. (http://www.worldbank.org.tr/external/projects/main?pagePK=64283627&piPK=73230&theSitePK=361712&menuPK=361745&Projectid=P074053
http://www-wds.worldbank.org/external/default/main?pagePK=64193027&piPK=64187937&theSitePK=523679&menuPK=641)

Proje sanıldığı gibi daha başlangıç safhasında değildir. Pembe hayâller kurmaya veya projeden olumlu bir şeyler beklemeye gerek yoktur. Dünya Bankası'nın proje ile yapmak istediği sonuçlara ulaşılmış ve proje sonuçlanmıştır. Bundan sonra döşenen raylarda 'sadece' durmadan “yola devam edilecektir.” Bu rota tireni istenen istasyonlara götürecektir.

Sağlıkta Dönüşüm, ilerde sağlık kentlerinin kurulmasını amaçlayan ve bu kentler kurulduktan sonra uygulanacak bir proje de değildir. Modern tıbbın stratejik hedefi kişileri ölünceye kadar hastane ve sağlık sisteminin elinde tutmaktır. Parayı ödeyecek kaynak varsa kişileri tüm yaşamları boyunca sağlık tesislerinde veya varsa böyle kentlerde tutmak isterler.

Sağlık sisteminin ekonomik ve sosyal sistemle (düzen) ilişkisi: Bir ülkede uygulanan sağlık sistemi ülkenin ekonomik ve siyasi sistemine ters veya ondan bağımsız bir örgütlenme içinde olamaz. Ülke emperyalizmin kontrolünde ise bu ülkede kamucu bir hizmet verilemez. Var olanlar da, SSK örneğinde olduğu gibi yıpratılır, etkisiz hale getirilir, gözden düşürülmeye çalışılır ve uygun ortamda tepesine binilerek yok edilir. Herkes neden kurtulduğunu anlamadan“oh kurtulduk!” der.

Sağlık sektörü (alanı) kelimesinin anlamı “sağlık tacareti ve sağlık pazarı”dır. Sağlık hizmeti yoktur, sağlık ticareti vardır. Herkes bu piyasada pazarlanan ürünlerden kendisi için belirlenen ve amaçlanan hizmeti veya ürünü alır. Bu piyasada sadece ilaçlar ve tıbbi ürünler değil hastalıklar da pazarlanır. Sadece yeni ilaçlar ve ürünler değil yeni hastalıklar da icat edilir.

Sağlık piyasasında amaç sağlık giderlerinin ya da “sağlığa ayrılan pay”ın arttırılmasıdır. Bu amaca yönelik olarak da hastalık ve ürünlerin harcamaları arttıracak şekilde kullanılması ve pazarlanması gerekmektedir. Bu hedefe ulaşılması modern ve batı tarzı bir sağlık hizmeti verildiğinin göstergesidir. Sağlık harcamalarını arttırabilmesi daha fazla kişinin hasta kabul edilmesi, hasta yapılması ve hatta hastalık olmasa bile bunlara sağlık ürün ve teknolojilerini bir şekilde satılması ile mümkündür. Bu da doğal olarak bu teknoloji ve ürünlerin hasta olmayan kişilere uygulandığını ve satıldığını gösterir.

Kişilerin sağlık harcamalarını arttırmada sigortacılık anlayışı bir ön ödemeli satış tekniğidir. Kişilere hasta olduklarında ve gerektiğinde yararlanmaları için sigorta yaptırmaları gerektiği zihinlere işlenir. Hatta bu sistem Türkiye'de Genel Sağlık Sigortası'nda olduğu gibi diktatörce sağlanır. Herkes sigortalı yapıldıktan sonra sisteme sağlık hizmeti almak amacı ile başvuran herkese kartelin ürünleri, peşin para ile düşünmeden satılır ve pazarlanır. Gerekli parayı sigorta ödeyecektir. Kartelin bütün dünyada en çok satan ve ciro yapan, hiçbir hastalığın tedavisinde kullanılmayan veya yararı olmayan* ilaçlarının doktor raporu ile katılım payı ödenmeden satılması ve tüketilmesi sağlanır. Genel Sağlık Sigortası gibi devletin kontrolünde gibi görünen sağlık sigortaları ile özel sigortaların bu konuda işlevi aynıdır. Kabarması amaçlanan piyasaya para bulmak ve fon oluşturmak. Sistemin diğer unsurları, özelleştirmeler ve ödeme sistemi de incelendiğinde bu sigortaların başka bir işlevinin olmadığı görülecektir. İşin ilginç ve ibret verici yönü en aşırı bir tekelci kapitalist uygulama olan bu GSS uygulamasının başta sendikalar olmak üzere bir çok çevre tarafından “kamucu ve sosyalist” bir sigortacılık olarak algılanması, desteklenmesi ve alkışlanmasıdır.
(*) Dünyada en fazla satan ilaçlara baktığımız zaman bunların ya varsayımsal olarak bir hastalığı önlemek için yazılan kolesterol, lipit ve kan basıncını düşüren ilaçlar olduğu veya bir hastalık olmayan, iyileşmeyen, teşhis ve tedavi yöntemi bulunmayan rahatsızlıklar ve ruhi bozukluklar için kullanıldığı görülecektir. İşin ilginç bir yanı da bu ilaçların hiç birinin 1996 yılından önce kullanılmamasıdır. Bu ilaçların kullanılması ile hastalıklarda bir iyileşme sağlanamamakta hekime ve hastaya göre bazı faydaların görüldüğünden bahsedilmektedir.) Aşağıya ilk on ilaç alınmışır. http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_top_selling_drugs



Source: MedAdNews 200 - World's Best-Selling Medicines, MedAdNews, July 2007

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM NEDİR VE NE DEĞİLDİR?
(Önceki açıklamalara ek olarak)

Hekimlerin maddi durumlarını düzeltmek ve onlara hak ettikleri parayı vermek için yapılan bir uygulama değildir.
Hekimlere verilen performans ücreti herhangi bir ticari faaliyette olduğu gibi kişilere hastane veya şirkete kazandırdığı oranda “kar payı dağıtılması” veya “kârın paylaşılması”dır. Hastane ve şirkete kazanç sağlayabilecek durumda olan hekimler vasıtası ile hem hasta ve hem de hasta olmayan kişiler üzerinden bu şekilde kazanç lsağlanmakadır. Hekimlerin kazancı gereksiz ve yararsız olsa dahi tıbbi uygulama, tedavi, ameliyatları yapabildiği oranda artmaktadır. Bunun için hasta, muayene, kontrol, tetkik, sevk, ilaç kullanma,yatış, tedavi ve ameliyatlar gibi bütün performans göstergeleri arttırılabilmektedir. Hekimler bu şekilde çalışmazlarsa veya bu sahada yeterli beceriyi gösteremezlerse kazançları azalacaktır. Performans işletmecilikte havuç görevi görmektedir.
Hekimlerin bu faaliyetlerini teşvik eden diğer bir unsur ise kullandıkları tıbbi ilaç, cihaz ,ürün ve sarf malzemesi üzerinden kendilerine verilen promosyon ücretleri veya hediyeleridir. Promosyonu da bir kâr payı ve rüşvet olarak algılayabiliriz. Genel olarak bazı pahalı tıbbi ilaç ve ürünlerin sürekli ve düzgün satışında bu yöntem kullanıldığı için bunu da bir “performans ücreti” olarak görebiliriz. Hastanelerin vereceği performans beklentisi ile çalışma şevki artan hekimlerin çalışma şevkini ilaç ve tıbbi cihaz tercihleri ile alacakları promosyon ücreti daha da arttırmaktadır. Her iki promosyon da gereksiz kişilere ilaç, malzeme, cihaz kullanma, kullandırma, tetkik, tedavi ve ameliyat yapma konularında hekimleri teşvik etmektedir. Pahalı bir çok ilaç bu şekilde satılmaktadır. Özel cihaz ve malzeme kullanılan (stent, endoskopik ameliyatlar, diz ve kalça protezleri, vb.) ameliyat ve tedaviler bu nedenle daha fazla tercih edilmekte ve bazı ameliyat ve tedaviler nerede ise malzemesi için yapılmaktadır.
Firmalar ithal ettikleri bu cihaz ve protezlerin fiyatlarını istedikleri gibi belirlemede özgür oldukları gibi, bunların kullanımını, suiistimalini engelleyen hiçbir mevzuat yoktur. Kullanılmış olması veya kullanılmasa da kullanıldığını gösteren bir belge olması bunların ödenmesi için yeterlidir. Bu tür cihaz ve protezlerin bu şekilde satılması için promosyon veya komisyon verilmesi suç teşkil etmediği için yargıya intikal eden olaylarda da genellikle beraatla sonuçlanmaktadır.

Kartel sadece hekimlere ve sağlık çalışanlarına değil, etkili konumda olan siyasetçilere, bürokratlara, diğer sağlık çalışanları ve halka dahi promosyon faaliyetlerinde bulunmaktadır. Kendisine promosyon faaliyetinde bulunulmayan hiç bir hekim mevcut değildir.

Bazı gereksiz sağlık hizmetleri ve uygulamaları da promosyona gerek kalmadan verilen tıp eğitimi ile sağlanmaktadır.

Kalp ve tansiyon sorunları bir yana, sıradan her muayenede, her tetkik isteminde veya her türlü ameliyat ve girişimden önce veya yatan her hastada sürekli kolesterol, lipit , troponin, kalp enzimleri, kanser belirteçleri (markerleri) , hemostatik testler, kemik dansitesi, meme filmi, tomografi ve benzeri tetkiklerin yapılmasını hatalı bulan kaç hekim vardır. Her türlü başvuru ve ağrıda anjiyografi çekilmesi, troponin vb. bakılması kime saçma gelmektedir. Artık böyle çalışmak modern tıbbın olmazsa olmazıdır.
Modern tıbbın kitaplarında ve algoritmasında (zorunlu sıralı işlemler) bile normal karşılanmadığı halde sezaryen ameliyatının gereksiz bir ameliyat olduğunu kime kabul ettirebilirsiniz. Hekimlerin çoğu artık bütün doğumların sezayenle yapılması gerektiğini ve doğan bebeklerin bir süre yoğun bakım tedavisi alması gerektiğini savunmaktadırlar.
Özellikle özel kardiyovasküler merkezlerin kalp girişimleri için müşteri-hasta bulmak için yaptıkları kalp taramaları, anjiyografi, stent, balon ve by pass ameliyatlarının etkisiz ve o kadar da zararlı olduğunu düşünebilen kaç kişi vardır? Bir an için düşünenler ne yapmaktadırlar?
Yatan her hastaya gereksiz yere damar yolu açılması, serum, kan ve kan ürünü, beslenme serumu verilmesini, bir veya birden fazla antibiyotik kullanılmasını, mide asidi salgısını azaltan, kan pıhtılaşmasını engelleyen ilaçların verilmesini,tomografi ve sintigrafilerin yapılmasını, sürekli ve sık olarak ortalama 30-300 arasında kan tetkiki yapılmasını saçma ve anlamsız bulan kaç hekim vardır?
Hasta bulma ve performans kazanma arzusu ile vücudunda ben veya yağ bezesi olan kimse kalmamıştır. Boyun sıkışması ve baş ağrısı olan herkesin tiroid bezleri (guatr) kanser şüphesi ile tamamen çıkarılmakta ve neredeyse bir tiroid soykırımı uygulanmaktadır. Bu saçma ve zararlı uygulamalardan şikâyetçi olan var mıdır?
Ameliyat olan ve hastaneye yatırılan her hastada ortalama 30-60 arası mikrop (hatta virus) kültür ve testi yapılmakta ve antibiyotikler kullanılmaktadır. Antibiyotiklerin enfeksiyon için kullanıldığı söylenmektedir. Yatan ve ameliyat olan her hastanede bu kadar yüksek enfeksiyon oranının görülmesi doğal mıdır? Dünyada enfeksiyon oranları konusunda bu rakamlara ulaşabilen başka bir ülke var mıdır? Antibiyotiklerin daha keşfedilmediği ve asepsi antisepsi kavramının yerleşmediği yüz yılın başında Teodor Kocher'in tiroid ameliyatlarında enfeksiyon oranı % 2'dir.
Bu gün özellikle yaptıkları hizmetleri kalem başna faturalayarak hizmet satan üniversite hastanelerinde hastaların ortalama yatış süreleri, konsültasyon ve tetkik sayıları, kan transfüzyonları, yoğun bakım servislerinde yatırılmalar, ölüm oranları ve tedavi maliyetleri dünyada herhangi bir ülke ile kıyaslanamayacak kadar yüksek ve kötüdür. Üstelik kıyaslanacak ülkelerde de kartelin tıp anlayış ve kuralları hüküm sürmektedir. Hastanelerin bu şekilde çalıştırılmasını modern tıp anlayışına uygun olsa da, insan vijdanı ve aklına uygun mudur? Böyle olmadığını düşünen birisi bağımsız bir kuruluşa belli göstergelerin saptanması için inceleme yaptırabilir. Fakat hiçbir hastane ve üniversite hastanesi böyle bir incelemeye yanaşmayacak ve buna izin vermeyecektir.
Türk Sağlık-Sen tarafından hazırlanan "Sağlık Harcamaları Raporu"nda, 2003'de 5 milyar dolar olan kamu ilaç harcamalarının 2006'da 10 milyar dolara çıktığı bildirilmiştir. Bu harcamalar içinde SSK’nın 2002'de 3.594 katrilyon lira olan toplam sağlık harcamasının 2006'da 11.6 katrilyon liraya (3.2 katı artmıştır), ulaştığı; 2002'de 1.878 katrilyon lira olan ilaç harcamalarının ise geçen yıl 5.265 katrilyon liraya (yaklaşık 2.8 katı artmış) ulaştığı belirtilmiştir.
Uygulanan politikaların gereksiz ameliyat ve girişimleri arttırması oranı hakkında da bir rakam vermek gerekirse, 2002'de Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerde toplam 836 bin 518 ameliyat yapılırken, 2005'de bu sayının toplam 2 milyon 288 bin 489 olduğu bildirilmiştir (2.7 kat artış). Diğer hastanelerdeki oranların da buna benzer olduğu ve mevcut sistemde gereksiz girişimleri azaltmak ve hastaları bu tür gereksiz işlemlerden korumak için hiçbir mekanizmanın da bulunmadığı hatırlanmalıdır. ANKARA (A.A) - 27.05.2007 – (http://www.ortadogugazetesi.net/habergoster.asp?id=7663)
Daha önce de yapılan gereksiz ameliyat ve girişimler artmıştır. Fakat bu rakamlara ameliyat gibi gösterilen biyopsiler, yara dikişleri, aynı ameliyatın bölünerek veya birden fazla gösterilmesi veya hâyâli olarak yapılmış gibi gösterilen veya faturalara ilave edilen ameliyatlar da dahildir. (1 HARCAYIP 10 GÖSTERDİLER: http://www.guncelhaber.com/Saglik/1-Harcayip-10-Gosterdiler-19685.html ve Devleti hayali performansla soyuyorlar :
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=691648)
Döner sermayegelirlerinin arttırılması için başhekimler hekimlere fazla tekik istemeleri, tomografi çektirmeleri için baskı yapmaktadır. (DEVLET'İ DEVLET SOYUYOR! http://www.halkgazetesi.com.tr/news_detail.php?id=7789)

Basında her gün hekim ve eczacıların da katıldığı akçeli sağlık yolsuzlukları ve sağlıkta dönüşüme bağlı ölüm ve sakatlık haberleri çıkmaktadır.
Bütün bunlar kendiliğinden olmamıştır. Bir çok hekim kendi şahsi çıkarlarını uluslar arası emperyalist tıp kartelinin çıkarları ile birleştirmiş ve onunla özdeşleşmiştir. Bir hekim kesimi kartelim tıp ve sağlık hizmeti anlayışından rahatsızlık duymamakta ve onu harfiyen uygulamaktadır. İşte bu nedenle “sağlığın sömürgeleştirilmesi” diyebileceğimiz bu projede hekimlerden fazla bir şey beklenemez. Kimse katılmak ve desteklemek zorunda değil ama en azından ben böyle düşünüyorum. Az sayıda hekimin bu konuda desteği sağlansa bile geniş kitleler Venezuela ve diğer ülkelerde olduğu gibi kartelin yanında yer alacaktır.

Hekimler kartelin paralı askeri gibi davranarak onun adına silahşörlük yapmayı bırakmalıdır. Meslek onuru ancak bu şekilde kurtarılabilir!
“Sistemin hekimlerinin” sağlık anlayışları aynen kartelin belirlediği gibidir. “Para kazanmak için böyle çalışmalıyım; herkes zaten böyle çalışıyor; Amerika'da-Avrupada da hekimler böyle çalışıyor, hastalar böyle tedavi ediliyor,” diye düşünmektedirler. Hekimler bu tiyatroda kartelin belirlediği senaryoya göre kendilerine verilen rolü oynamaktadırlar. Üstelik bu rolü oynamaları için kendilerine bir eğitim verilmemiş ve prova yaptırılmamıştır. "Faturayı hep bize çıkartmayın!" tarzındaki tepkiler anlamsız ve gereksizdir. Bu durumda fatura sık sık, kendisini kartelle özleştiren ve onun önüne geçerek ona yöneltilen oklara hedef olan veya onu savunmaya çalışan hekimlere çıkarılabilir. Bu sistemin hekim ve insan olarak savunulabilecek bir yönü yoktur.

“Sağlıkta Dönüşüm” ile “sadece parası olana” sağlık hizmeti verileceği iddia edilmektedir. Sağlıkta Dönüşüm bir özelleştirme projesi olmasına rağmen sadece parası olanın değil olmayanın kesesine de göz dikmiştir. Onların sloganı herkesin sağlık hizmeti alması ve kartelin ürünlerini kullanmasıdır. Bu nedenle sloganları “herkes için sağlık”tır. Nitekim sağlık sisteminin örgütlenmesi buna uygun olup kimseyi sistem dışına bırakmayacak şekilde tasarlanmıştır. Birinci basamağın özelleştirilmesi dediğimiz aile hekimliği ile kimsenin sağlık için başka bir yere başvurma imkânı kalmamaktadır. Sistem kendi dışında özel hastaneciliğe ve özel hekimliğe yer bırakmamaktadır. Sistemin birinci veya ikinci basamağına bir şekilde giren herkese bir kısım ürün ve hizmet GSS ödüyor diyerek satılmakta,diğerlerine de bazı hizmet ve ürünler pahalı ama daha kaliteli veya fark ücreti verirseniz yapılır veya verilir diyerek satılmaktadır. Bu nedenle asgari ücretle çalışan, işsiz ve en yoksul kesimlere dahi gebeliklerde en ileri DNA analizleri, renkli dopler USG gibi tetkikler yapılmakta, köyde yaşayan vatandaşların büyük bir kısmı anjiyografi, stent ve bay pas (bypass), kapalı (laparoskopik) safra kesesi ameliyatı geçirmektedir. Toplumun büyük bir kesimi menopoz tedavisi, kemi kerimesi tedavisi, kolesterol, tansiyon ve bunlarla ilişkili diğer ilaç ve tedavileri almaktadır. Burada amaç gerekli gereksiz her türlü tıbbi ilaç, cihaz ve ürünün “herkese” ve “devamlı” kullandırılması ve tükettirilmesidir. Katkı payı ve ödeme gücü olmayanlar da kendilerine sunulan menüye göre borç senedi vb. ödeyemeyecekleri yükümlülüklere girerek bu hizmetleri almaya çalışacaktır. Sistem kaçaklara yer bırakmayan bir kapalı devre sistemidir.
“Sağlıkta Dönüşüm” ile “özel hastaneler teşvik edilmekte ve SGK kaynakları özel hastanelere daha fazla aktarılmaktadır. Sağlıkta dönüşümün amacı sağlık sistemi ve piyasasını tamamen uluslar arası kartelin kontrol ve yönetimine terk etmek demektir. Nitekim bu amaca ulaşılmıştır. İsminden dolayı bize özel gibi gelmeyen veya öyle görmek istemediğimiz devlet ve üniversite hastaneleri de kâr amacı ile ve bir “özel hastane mantığı” ile çalıştırılan hastanelerdir ve bu amaç için hekimlere performans ücreti dağıtmaktadır. Hepsinin bir vergi numarası vardır. Bütün çabaları hastalardan olduğu kadar SGK'dan da alabilecekleri en fazla parayı almak içindir. Sistemin herhangi bir denetim sisteminin ve freninin olmaması nedeniyle bu hastaneler de özel hastaneler gibi sadece gereksiz ve abartılı yaptıkları işlemleri değil yapmadıkları tedavi ve hizmetleri de faturalamakta ve bunların parasını almak için kavga etmektedir. SGK'nın paraları bütün hastanelere akıtılmaktadır. Özel hastanelerin kazancının biraz daha fazla korunmaya çalışıldığı, teşvikler verildiği ve onlar özel düzenlemeler yapıldığı da görülmektedir. Kısaca vatan-millet için çalışan bir hastane yoktur! Blütün savaşlar para için yapılmaktadır.

“Sağlıkta Dönüşüm” ile koruyucu sağlık hizmetlerinin ihmal edildiği ve bu nedenle bazı hastalıkların arttığı veya bazı kesimlere hiç sağlık hizmeti götürülemediği iddia edilmektedir. Modern tıbbın koruyucu sağlık hizmeti sözünden anladığı şey de diğerinde olduğu gibi hastalıkları önleme veya gelişme ihtimalini azaltma amacı ile devamlı ilaç, tıbbi kontrol ve aşı gibi ürünlerin kullanılmasıdır. Bazı hastalıklardan korunmak ve onları önlemek mümkün değildir. Bir sağlık sorunu olması ve kişide sorun yaratma ihtimali çok düşük olan durumlar için bir çok aşı ve ilaç kullanılmaktadır. Bunlara örnek olarak grip aşısı, serviks kanseri aşısı, rota virüs aşısı, hepatit aşıları gibi aşıları ve kemik erimesi, menopoz, kolesterol, bazı kan basıncı yüksekliği ve şeker ilaçlarını sayabiliriz. Diğer bir koruyucu önlem de bütün toplumda kanser, HİV (aids),kalp hastalığı, kan basıncı yüksekliği ve şeker hastalığı gibi hastalıkların sürekli aranması ve taranması faaliyetleridir ki bunlar toplumun bütün katmanlarına aynı sıklık ve gereksizlikle uygulanmaktadır.

Koruyucu sağlık hizmetleri ile hastalıkların önleneceği ve azaltılacağı tezi bir palavradır. Kitlesel sağlık sorunu yaratan hastalıkların büyük çoğunluğu endüstri ve buna bağlı çevre sorunları ile oluşmaktadır. Hava kirliliği, ABD tarzı beslenme, ısıtma ve ulaşımda fosil yakıtların kullanılması, ticari amaçla gereksiz yere kullanılan kimyasal maddeler ve biyomedikal ürünler, güvenlik ve tıbbi amaçlı(tomografi ,anjiografi ve sintigrafiler gibi) yaygın kitlesel radyasyon tatbiki bu arada sayılabilir. Hastalıkları koruma amacı ile yapılan bazı aşılar, önlenmesi istenen hastalıktan daha fazla tıbbi sorun yaratmaktadır. Bazılarının da uzun vadede yol açtığı sağlık sorunları tam olarak bilinmemektedir.
Modern tıp anlayışında koruyucu sağlık hizmetlerinin amacı da hastalıkların azaltılması ve sağlıklı bir toplum yaratmak değil, bazı ürün ve teknolojilerin koruyucu tıp reklamı ile kitlesel pazarlanmasıdır.
Modern tıbbın sağlık hizmeti anlayışı devamlı ve sıkıntısız ilaç almak ve kullanmak olduğu için “hastaların istediği hastanede muayene olması ve istediği ilacı yazdırması ve istediği eczaneden ilacını alması siyasi liderlerin söylediği gibi sağlıkta dönüşümün amacıdır. Fakat unutulan bir şey vardır sürekli ilaç kullanmak ve ve böyle bir ticaretin müşterisi olmak bir sağlık hizmeti değildir.

Sağlıkta Dönüşüm başta hekim ve bazı sağlık çalışanlarının sorunu değildir. Bütün halkı ilgilendiren “siyasi bir sorun”dur. Bu nedenle hekimlerin ve hekim örgütlerini ilgilendiren mesleki bir sorun olarak görülemez. Soruna bu şekilde yaklaşıldığında “özel hastanelerin hastalardan alacağı fark ücretinin % 30 ile sınırlandırılması”, hekimlerin performans ücretinin emekliliğe yansımaması, yıllık izinlerde verilmemesi, yarım gün çalışan hekimlere verilen performans ücretinin az olması, aile hekimlerine memuriyetten gelen hakların verilmemesi gibi hususlar sağlıkta dönüşümle ilgili olarak hekimlerin mesleki sorunu gibi görünmektedir ki, bu sorunların halkı ilgilendiren hiçbir yönü yoktur. Hekimlerin daha fazla para kazanması daha iyi bir sağlık hizmeti verildiğinin göstergesi olamaz. Sağlıkta Dönüşüm projesi ile birlikte halkın ve hekimlerin çıkarları karşı karşıya gelmiştir.

Uluslar arası kapitalizm, sistemin değiştirilmesi yerine çalışanların sendikal sistem vasıtası ile haklarını aramaları üzerinde durmaktadır. Bu sendikalara yönetim kurullarında söz hakkı vermekte ve bir çok yerde muhatap almaktadır. Çalışanlar hem ücretleri hem de sosyal hakları elinden alınırken kendisine tanınan sendikal hakkı büyük bir kazanım olarak görmektedir. Her iş kolunda birden çok kurulan ve yönlendirmeye açık bu sendikalar da sistemin egemenliğini kuvvetlendirmekte ve kendisine karşı siyasi mücadeleyi engellemektedir. Bu sendikaların da sistemi değiştirmek yerine alabildiği kadar maaş zammı istemek ve iş yerlerinde bazı sorunları idare ile görüşebilmekten ibarettir. Sendikalar halkın sorunları ile uğraşmak yerine bölücülük, insan hakları gibi sorunlarla ilgilenmektedir.
Bir çok kişi sağlık sistemindeki bu çürüme ve sistemin halkın aleyhine kötü kullanımını bir ahlak sorunu gibi görmektedir. Meslek örgütlerinin hekimleri ahlâki yönde denetlemeleri ile bu gibi aksaklıkların düzeltileceğini savunmakta ve deontoloji üzerinde durmaktadır. Bu sistemde kimse ahlâksız olduğu için veya birileri ona meslek ahlâkını öğretmediği veya denetlemediği için kötü çalışmamaktadır. Hatta herkes sisteme göre mükemmel çalışmaktadır. Sistem arzuladığı çıktıyı elde etmektedir. Kişilerin ahlakını sistem bozmaktadır. Sorun ahlâk sorunu değil bir sistem sorunudur. Sistem içindeki bir hekim veya eczacı sistemin belirlediği şekilde çalışmaya mecburdur. Aksi takdirde bu kadar çok hekim ve eczacı sağlık yolsuzluğu, çeteleşme ve şebekeleşmesi içinde görev almazdı.

Sosyal Güvenlik Kurumu hastanelerin ve hekimlerin verdikleri sağlık hizmetlerini ödememekte ve haksız kesintiler yapmaktadır. Sağlıkta Dönüşüm ile ilgili olarak sık duyulan ve dile getirilen palavralardan birisi de budur. SGK da sistemin belirlediği şekilde ve onunla uyum içinde çalışan bir ön ödeme sistemidir. SGK'nin belirlediği Sağlık Uygulama Tebliğinde tıpla ve tedaviyle hiç ilgisi olmayan bir çok kozmetik ve uyduruk hastalık ve tedavileri ile her türlü ilaç, malzeme ve cihazın bedelinin sorunsuz ve rahatça ödenebilmesi için her türlü düzenleme yapılmıştır. Bu düzenlemelerle yapılacak ödemelerde belge istenmemesi ve istenemeyeceği kurala bağlandığı için, sistem hâyâli faturalama ve ödemelere de imkân vermekte hatta teşvik etmektedir. Cihaz ve protez fiyatlarının bedeli gerçekte kullanılıp kullanılmadığına dahi bakılmaksızın hiç kesinti yapılmadan fatura üzerinden tıkır tıkır ödenmektedir. Denetimin göstermelik olması, gerçeğe, belgeye ve bir sisteme dayanmaması sonucunda yaygara çıkartılan hastanelerin kesintileri daima % 1'den düşük kalmaktadır. Bu dönemde hastanelerin verdikleri hizmeti hâyâli olarak en az 5 ve on kat arttırdıkları göz önüne alındığında bu % 1'lik kesintinin üzerinde konuşulacak bir rakam olmadığı görülecektir. (Olsa olsa nazar keser.) Uygulamanın ilk iki yılında da hesaplar incelemelere göre değil mahsuplaşma ile kapatılmıştır. Bu dönemde usulsüz ödemeleri engellemeye çalışan veya bunları bildiren SGK çalışanları, bu gibi sorunları soruşturan müfettiş ve teftiş kurulları baskı ve sürgünlerle cezalandırılmış ve haklarında soruşturma açılmıştır. Bu soruşturma ve sürgünleri TTB yönetimi ve Yönetim Kurulunda temsil edilen memur sendikası da (SES) onaylamıştır. Memur sendikaları ve TTB'de sistemin yanında mevzi almaktadır.

Sağlıkta Dönüşüm adı altında yürütülen hâyâli kaynak aktarma ve peşkeşin maddi boyutu “Deniz Feneri” yolsuzluğundan daha büyüktür ve daha fazla toplum kesimini ilgilendirmektedir.

Bazı sol kesimlerin Sağlıkta Dönüşüm'e karşı çıkmamasının nedenleri arasında Çin Halk Cumhuriyeti'nde de bu projenin uygulanması mazeret olarak gösterilmektedir. Evet Çin'de de bu proje uygulanmaktadır. Fakat bizzat Çin Komunist Partisi kapitalizmi uygulayacağını ilan etmiş ve uygulamaktadır. Çin Sosyalişst bir ülke değildir. Çin kamucu bir sağlık sisteminin uygulandığı bir ülke olarak da gösterilmemektedir. Dolayısı ile isminden dolayı sosyalist kabul edilen bir ülkede kartelin tıp anlayışının uygulanması bizim için bir örnek olamaz. Bir şekilde kapitalizm uygulanacaksa elde mevcut işbirlikçi partilerden birini desteklemek en akıllıca seçim olmaz mı? http://siteresources.worldbank.org/INTEAPREGTOPHEANUT/Resources/publichealth,09-13-04.pdf
http://www.futurehealthsystems.org/publications/policy%20briefs/Chinapartnershippolicybrief.pdf


SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM VE MODERN TIP ANLAYIŞININ SONUÇLARI

HASTA TOPLUM:Sağlık hizmeti adı altında toplum sağlığının bozulması.
TOPLUM YAŞAMININ TIBBİLEŞMESİ: Sürekli sağlık teknolojisi ve ürünü kullanma. Sağlıkla ilgili olamayan ürün ve besinlerin dahi tıbbi ifadelerle satılması ve pazarlanması.
İATROJENİK TIP : Sağlık teknolojisi ve ürünlerinin insanları sakatlayacak, hasta edecek ve onları öldürecek şekilde kullanılması. Örnek alınan ABD'de iatrojenik ölümlerin başta gelen ölüm nedeni olduğu hatırlanmalıdır. (Null G. ve ark. : Death by Medicine, October 2003. http://www.truemantuck.ca/ANHS/Email/Bill_c_420/DEATH_BY_MEDICINE.pdf veya http://www.whale.to/a/null9.html )

BU UYGULAMALARA SAĞLIK SİSTEMİ VASITASI İLE JENOSİD DE DİYEBİLİRİZ: Çünkü bu tıbbi uygulamalar sistemli ve her gün sayısı artan bir şekilde bütün topluma uygulanmaktadır. Sistem insanları sakat ve iş göremez hale getirmekte veya onların ölümlerine neden olmaktadır.
YÜKSEK VE KARŞILANMASI GÜÇ SAĞLIK HARCAMALARI VE SAĞLIK SİSTEMİNİN İFLASI! Kişiler banka ve sigorta borçları ile boğuşmak zorunda kalacak,devletler de artan sağlık harcamaları ile daha fazla ekonomik krizlere uğrayacaktır.

Görüldüğü gibi, gerçekleri söylemekten korkmuyoruz!
Bir işe yarayıp yaramadığını zamanla göreceğiz.

28 Eylül 2008

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM'ÜN BEBEK ÖLÜM ORANLARI ÜZERİNE ETKİSİ

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM'ÜN BEBEK ÖLÜM ORANLARI ÜZERİNE ETKİSİ:
SALGIN HALİNE GELEN BEBEK ÖLÜMLERİ
veya
BEBEKLER NEDEN ÖLMESİN?
Ankara'da Zekai Tahir Burak Hastanesinde Temmuz ayında meydana gelen bebek ölümleri birden bire basın ve TV'lerin ilgisini bu konuya çekmiştir. Konu değişik yönleri ile tartışılmış ve ölümler üzerinde farklı yorumlar yapılmıştır.
Bu hastanede, Temmuz ayında (2008) 1840 doğumun gerçekleştiği, bunlardan 504 bebeğin yeni doğan ünitesine yatırıldığı ve bu bebeklerden 49'unun kaybedildiği bildirilmiştir. Bu konu bir Sağlık Bakanlığı İnceleme Heyeti tarafından incelenmiştir. Bu heyet hazırladığı raporda; son altı aydaki bebeklerden 1500 gram altında doğanların yüzde 30 ila 49'unun kaybedildiği ve bu kayıp oranlarının aylara göre farklılık göstermediğini saptamıştır.
Bu ölümlerin normal bulunmasına rağmen akla gelen bazı soruların cevaplarını burada bulmak mümkün olmamıştır.Yapılan doğumların ne kadarı sezaryenle olmuştur? Bilindiği gibi Türkiye'de normal doğum ortadan kalkmış, gebelik bir hastalık kabul edilerek cerrahi bir müdahale olan sezaryenle doğum var sayılan hale gelmiştir. Bunların da hemen hemen hepsi doğum başlamadan ve çoğu da herhangi bir sorunu olmayan gebelere yapılmaktadır. Kimse insanlar 'sağlıkta dönüşüm'e kadar normal olarak doğum yapabiliyordu. Ne oldu da normal doğum yapamıyor diye bir soru sormamaktadır. Bu sezaryenlerin gerekçesi zor doğum, ilerlemeyen gebelik, mükerrer sezaryen vb. gibi sudan sebeplerdir.
Yüksek risk ile ifade edilen nedir? Tarlada ve dağ başında doğum yapan bebeklerde bu oranda yüksek risk ve ölüm saptanmazken Ankara'nın göbeğinde doğan bebekler neden yüksek riskli, prematüre veya düşük doğum ağırlıklı olmaktadır?
Ölen bebeklerin 31'inin 1500 gramın altında doğduğunun belirtilmesine rağmen yatan bütün bebeklerin yerin doğan ünitesine yatırılma gerekçesi nedir?
Yeni doğan servisinde yatırılan bebeklerin yatış nedeni her ne olursa olsun, ölüm nedenleri genellikle hastane enfeksiyonlarıdır. Yapılan açıklama ve yorumlarda ölümlerin doğal ve normal olduğu belirtilmiştir. Bu durumda hastane enfeksiyonlarının önlenmesi için bir tedbir almaya gerek yoktur veya yoğun bakıma yatanların bir kısmının zaten öleceği baştan kabul ediliyor demektir. Bu ifade diğer hastanelerde ölüm oranlarının bu seviyelerde seyrettiği söylenerek desteklenmektedir.
Sağlıkta Dönüşüm, bilindiği gibi insanların sağlık sorunları ve endişelerinin kullanılması ile tıbbi teknoloji ve ürünlerin olabildiğince fazla kişide sürekli uygulanması ve bu yolla tıbbi endüstri ve ticari kuruluşlara olabildiğince para ve kaynak transferi yapılması demektir. Bu şekilde ülkemizde sağlığa ayrılan para artacak, hastaneye başvuran kişi sayısı ve oranı yükselecektir. Neticede Türkiye medenileşmiş ve batı veya OECD ülkeleri seviyesine ulaşmış olacaktır. Sağlıkta dönüşüm herkesi hasta olarak kabul etmekte olup herkes bu sağlık ticaretinin gönüllü müşterisidir. Bu arada bu gereksiz, aşırı ve zararlı uygulamalar insanlara yüksek standartta ve olması gereken bir sağlık hizmeti olarak veriliyor gibi de gösterilmeli veya pazarlanmalıdır.
Hamilelik ve doğumun nasıl ticari bir pazarlama aracı haline gelmiştir?
Önce hamilelik bir hastalık gibi kabul edilerek sürekli kontrol, ultrason, testler ve ilaçlarla sürdürülmektedir. Bu süreçte hamile kadınlara sezaryenle doğumun modernliğin bir ölçüsü olduğu işlenmekte ve önerilmektedir.
Doğan bebeğin bu hali de bir hastalık olarak algılanmakta ve fizyoloji durumlar bile daha bu andan itibaren tedavi edilmeye başlanmaktadır. Doğan her bebeğe basit fizyolojik sarılık (hastalık olmayan yeni doğan sarılığı) için bile fototerapi uygulanmakta, daha ileri bakım gerekçeleri ile gereğinden daha fazla bebek yoğun bakım tedavisine alınmaktadır. Burada Sağlıkta Dönüşüm'ün belirtmediğimiz bir diğer özelliği daha vardır. Hastaların yatırılışı, konulan tetkikler ve yapılan tedaviler tamamen bu işleri yapan sağlık kuruluşunun insafına kalmıştır. Her türlü hastane hastalarla ilgili faturalarını bir epikriz (hasta özeti) ile Sosyal Güvenlik Kuruluşuna bildirmekte ve burada belirtilen teşhise göre yapılan tedavi ve işlemlerin genellikle yapıldığı ve doğru olduğu onaylanarak parası ödenmektedir. Bu nedenle hastaneler hastalarda olmayan durumları varmış gibi göstererek, yapılmayan, kullanılmayan malzeme, tetkik ve tedavileri yapılmış, kullanılmış gibi göstererek; yapılanları gereğinden fazla fatura ederek veya ucuz bir ilacı ve malzemeyi pahalı bir ilaç ve malzeme gibi göstererek SGK'dan aldığı parayı arttırmaktadır. Bu dosyalara baktığınız zaman hastalarda dünyada hiçbir ülkede görülmemiş derecede yüksek ve yoğun oranda tıbbi teknoloji ve tedavilerin uygulandığı sanılacaktır. Fakat bu yüksek, ileri ve yoğun tedaviye rağmen elde edilen sonuç; daha fazla komplikasyon, yüksek morbidite, hastane enfeksiyonu ve ölüm olmaktadır.
Bu kadar çok bebeğin (504/1840) yoğun bakım tedavisine alınmasının nedeni de yüksek risk olarak tanımlanmıştır. Yüksek riskin ne olduğu ve düşük doğum ağrılıklı ve prematüre doğum oranının ne olduğu belirtilmemiştir. Yüksek risk diye bir teşhis yoktur. Bu incelemeyi yapan heyetin başındaki Prof. Dr. Fahri Ovalı 1500 gr altında doğan bebeklerin % 30-49'unun kaybedildiğini söyleyerek dolaylı bir rakam vermiştir. Ölen bebek sayısı 49 olduğuna göre, 1500 gr altında doğanların oranı en fazla 100 civarında olması gerekir. Yeni doğanda en fazla yoğun bakım tedavisi gerektiren tıbbi durum prematurlük veya düşük doğum ağırlıklı doğum olduğuna göre kalan 404 bebeğin neden yoğun bakımda yatması gerektiğinin bilimsel ve tatmin edici bir açıklaması olmalıdır. Bu gerekçe yoğun bakımda yatırılma gerekçeleri incelendiğinde anlaşılmaktadır. (http://www.gercekgundem.com/?p=147384)
Tıp Kurumu'nun ortaya çıkardığı gibi Ankara'nın içme suyunda kabul edilebilen oranın üstünde arsenik bulunması Ankara ve çevresinde prematüre ve düşük doğum oranlarının bir miktar artmasını açıklayabilir. Fakat içme suyundaki arsenik bile bu oranların bu derece yüksek olmasını izah etmez. (Chun-Yuh Yang ve ark. : Arsenic in drinking water and adverse pregnancy outcome in an arseniasis-endemic area in northeastern Taiwan, Environmental Research
Volume 91, Issue 1, January 2003, Pages 29-34 ,
http://www.sciencedirect.com/science?_ob=ArticleURL&_udi=B6WDS-47RJ2X4-5&_user=10&_rdoc=1&_fmt=&_orig=search&_sort=d&view=c&_version=1&_urlVersion=0&_userid=10&md5=87bf695546db317aeea776483cbc5141 )
Bu araştırmada içme suyunda arsenik olmayan bölgede doğan bebeklerin ortalama ağırlığı 3132.6 ve arsenikli bölgede doğanların ise 3162.6 g. bulunmuştur. Arsenikli su bebeklerin yaklaşık 30 gram daha düşük ağırlıklı doğmalarına neden olmuştur. Fakat bu oran bu açıdan çok önemli bulunmamıştır. Bu tek başına düşük doğum ağrılığını açıklamaz.
Bebeklerin yenidoğan ünitesine yatırılmalarının esas nedeni prematurite veya düşük doğum ağırlıklı doğmaları olmalıdır. Bebek ölümlerinin düşük doğum ağırlığı ve hastane enfeksiyonuna havale edilerek açıklanması bu kadar bebeğin neden yoğun bakıma alındığına bir cevap oluşturmamaktadır. Bu durumda bu bebeklerin önemli bir kısmının ciddi bir gerekçe ve tıbbi sorun olmadan sadece SGK'dan daha fazla para kazanmak amacı ile yatırıldığı akla getirmektedir.
Günlük yoğun bakım ücretleri oldukça yüksek olduğu için sadece bebeklerde değil yetişkinlerde hastaneler bir vesile ile hastaları yoğun bakıma yatmaya ve orada gereğinden çok tutmaya heveslidir. Bunun için bütün hastaneler dikkati çeken bir oranda yoğun bakım servisleri açmakta ve bu yataklarını olabildiğince genişletmeye ve boş yatak bulundurmamaya gayret sarf etmektedirler. Yoğun bakımdaki tedavilerin gerekmese de üstün ve batı standardında sağlık hizmeti olarak hastalara kolayca pazarlanabileceği ise tartışma götürmez.
Sağlık Uygulama Tebliği'nde yenidoğan ve prematüre bebekler için yoğun bakım koşulları ve ücretleri şu şekildedir:
Birinci seviye yenidoğan yoğun bakım hastası, doğum sonrası resusitasyon (canlandırma) gereken, 35-37 haftalarda doğan stabil pretermlerl, hasta yeni doğanlar ve 35 hafta altı pretermler. (Yatışın ilk günü 354, diğer günler 204 YTL.)
İkinci seviye yenidoğan yoğun bakım hastası: 1000 gramın üstü veya 32 haftadan büyük yeni doğanlar ile prematürelik apnesi olup, sıcaklığını koruyamayan, oral beslenemeyen, hasta yeni doğanların, detaylı ve nitelikli gözlem ve girişim gerektirebilen ve yaşamsal destek gereksinimi bulunan yeni doğanlar. (Yatışın ilk günü 695, diğer günler 395YTL.)
Üçüncü seviye yenidoğan yoğun bakım hastası: Altta yatan özellikli hastalığı veya birden çok uzmanlık dalını ilgilendiren çoklu organ işlev bozukluğu veya yetmezliği olan ya da çok düşük doğum tartılı olup 1000 g. altı veya 32 haftadan küçük)L en üst düzeyde tıbbi bakım gerektiren yeni doğanlar. (Yatışın ilk günü 1190 , diğer günler 720YTL.) bu değerlere üniversite hastanelerine % 10 daha eklenecektir.
Bu gerekçeler incelendiğinde bir hekimin istediği herhangi bir bebeğin durumunu abartarak veya sübjektif yorumlarla “ağırlığı düşük, vücut sıcaklığını koruyamıyor, mekonyum yuttu, apnesi oldu, ağızdan beslenemiyor, nitelikli bakım gerekiyor” gibi gerekçelerle yoğun bakıma yatırması ve bu senaryoya uygun tedavi yapması (damar yolu açması, solunum desteği uygulaması, oksijen vermesi, bakım yapması vb.) mümkündür. Bu şekilde hem hastanenin geliri hem de hekimin performans adı altında almış olduğu kâr payı artmış olacaktır.
Hastane enfeksiyonları: Modern tıbbın (ticari tıbbın) en sevdiği ve fakat şikâyet eder gibi göründüğü konuların başında hastane enfeksiyonları gelmektedir. Çünkü bu gerekçe ile bir hastada bir çok tedavi ve girişimin yanında en pahalı birçok ilaç ve antibiyotiğin bir arada ve yüksek dozlarda kullandırılabilmesi mümkündür. Hastane enfeksiyonları yatan veya ayaktan tedavi gören her hastada görülebileceği gibi özellikle yoğun bakım servisleri gibi birden çok hastanın yattığı ve girişimsel bir çok işlem ve tedavinin yapıldığı yerlerde daha fazla görülmektedir. İnsan fizyolojisine uygun olmayan uzun süreli tedaviler, hastaların yatağa bağlanması, damar yolu ile beslenme ve tedaviler bu tür enfeksiyonların en önemli nedenidir. Devamlı antibiyotik kullanılması bu ilaçlara dirençli mikropların oranını arttırmaktadır. Ortamda bulunan mikropları antiseptik dediğimiz mikrop öldürücülerle, el yıkama, temizlik gibi hijyen tedbirleri ile yok etmek mümkün değildir. Bu şekilde mikropların ancak bir kısmı ve uzun bir sürede yok edilebilir. Kalanları ise tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmadığı gibi bu gibi ortamlar sürekli yeni mikropları da üretmekte veya mikroplar mutasyon geçirmektedir. Hastane enfeksiyonlarının ne kadar basit bir girişimle oluşabileceğinin en tipik örneği kendisine yapılan bir iğne biyopsi ile dirençli 'hastane mikrobu' MRSA kaparak vefat eden eski ulaştırma bakanlarından Veysel Atasoy'dur. http://arsiv.sabah.com.tr/2004/08/25/siy103.html
Bebek de olsa yoğun bakıma yatan hastalara buna benzer bir çok enjeksiyon ve beslenme yapılmakta, idrar ve mide sondaları takılmakta ve solunum cihazları bağlanmaktadır. Bu girişimlerin hepsi mikrop bulaşmasını arttırır. Dirençli mikropların vücuda girerek ölümcül sepsis (kan zehirlenmesi) yapmasının bir nedeni de bunların girişini engelleyen floranın yok edilmesidir. Sezaryenle doğan bebeklerde normal barsak florası oluşmaz. Gereksiz antibiyotik kullanılması boğaz ve idrar yollarında dirençli mikropların vücuda girmesini ve hastalık yapmasını engelleyen flora dediğimiz mikropları öldürür ve bu şekilde öldürücü mikropların vücuda girmesi ve hastalık yapması kolaylaşır. Yoğun bakım servislerine alınır alınmaz hastalarda ne kadar antibiyotik kulllanıldığına da bakmak gerekir. Antibiyotiklerle düşük doğum ağrılıklı bebeğin kilosunu arttırmak mümkün değildir.
Hastane enfeksiyonlarını ve genel olarak enfeksiyonları azaltmanın en basit ve etkili yöntemi insan fizyolojisine uygun hareket ederek hastaları yatağa bağlamamak, normal yoldan ve normal gıdalarla beslemek ve gereksiz yere antibiyotik ve diğer tedavilerden elden geldiği oranda kaçınmaktır. Bu açıdan evine gönderilen, annelerinin yanında normal yoldan beslenen, kendisine daha az iğne ve tedavi yapılan bebeklerin daha az oranda enfeksiyon kapacağını ve ölmeyeceğini söyleyebiliriz.
Modern tıbbın bebek ölümleri ve hastane enfeksiyonlarını azaltmada getirdiği çözüm yöntemleri de kendi anlayışına uygundur. Getirilen çözüm önerileri yeni doğan yoğun bakımı için ayrılan yatakların arttırılması, daha deneyimli hekimlerin çalıştırılması ve yardımcı sağlık personelinin arttırılmasıdır. Yani daha fazla bebeği yoğun bakımda yatırma, bebekle temas eden kişi sayısını arttırma ve daha nitelikli ve ileri tedavi vereceğim diye daha fazla tedavi, enjeksiyon vb. yapılması. Ameliyathane ve yoğun bakımlarda esas enfeksiyon kaynağı burada çalışan kişiler olup,ortamda bulunan kişi sayısı arttıkça enfeksiyonlar da artar. Kapıdan, bacadan ve zeminden enfeksiyon bulaşmaz. Hiç kimse daha ilkel şartlarda doğum yapan, hekim ve yardımcı sağlık personelinin hiç olmadığı doğumlarda neden çok daha düşük oranda bebek ölümü olduğu gerçeğini açıklamamakta ve buna cevap verememektedir.

Bebek ölümlerinin nedeni sepsis, hastane enfeksiyonudur. Bu da ölümlerin iatrojenik olduğunu göstermektedir. Zaten başka bir açıklama da beklenemez. Çünkü modern tıp dediğimiz tıp anlayışı aynı zamanda iatrojenik tıp, hastalık yaratma tıbbı olarak da isimlendirilebilir. Burada daha ileri ve sağlık için hiçbir ihmali veya eksikliği sözde göz ardı etmeyen tıp anlayışı yeni doğan bebekleri bile daha doğduğu anda yüksek tıbbi teknoloji uygulanacak bir hasta olarak kabul etmektedir. Bunda da teşvik edici unsur yoğun bakım tedavileri için SGK'nin verdiği yüksek ücrettir. Eğer böyle bir davranış bu şekilde yüksek ücretle ödüllendirilmeseydi bu kadar bebek yoğun bakımda yatırılmayacaktı. Bebekler bir şekilde uyduruk bir gerekçeyle yatırıldıktan sonra damar yolu açılmakta, daha kısa bir süre önce steril olan bu bebeklerde kültür ve antibiyogramlarla mikrop aranmakta, serum takılmakta ve gereksiz tıbbi teknolojiler uygulanmaktadır. Bunun sonucunda başlangıçta hiçbir sorunu olmayan ve evine gittiğinde sağ kalabilecek bebeklerde birden bire hastane enfeksiyonları ve gerçekten yoğun bakım tedavisi gerektirecek şiddetli sağlık sorunları ve sepsisler gelişmektedir. Bu hastaların (bebeklerin) bir kısmı kaybedilmektedir. Ölen bebekler için de en ileri tedaviyi uyguladık, hatta yoğun bakımda şu, şu ilaçları verdik de diyebilirler ve bu durum hasta sahiplerine ikna edici gelebilir.
Bu sonuçlar gerekli her şeyi yaptığına inanan hastaneleri ve sistemi savunanları hiçbir şekilde üzmemekte ve onları bu sonuçlar üzerinde düşünmeye sevk etmemektedir.
Bu örnekte olduğu gibi sisteme göre bebeklerin ölümünü azaltmak için getirilen çözüm daha fazla bebeği ve hatta yeni doğan herkesi yoğun bakım tedavisine almaktan geçmektedir.

SONUÇ :
Ankara'da Zekai Tahir Burak Hastanesinde görülen kimilerine göre normal kimilerin göre de fazla bulunan bebek ölümleri ve yeni doğanların 1/3'ünün yoğun bakım tedavisi görmesi Sağlıkta Dönüşümün bir sonucudur. Sağlıkta Dönüşüm verilen hizmetin uygunluğu, yararlılığı, gerekliliği ve istenilen sonucu verip vermediğine değil, ne kadar fazla tıbbi teknoloji ve tedavi uygulandığı ve verildiği ile ilgilenir.
Bebek ölümlerini ve diğer iatrojenik (tedavi ediyorum derken gelişen ilave sağlık sorunları) sorun ve hastalıkları engellemenin ve azaltmanın tek yolu daha iyi yoğun bakım servisleri yapmak, daha fazla ve deneyimli hekim ve hemşire çalıştırmak değildir. Doğrudan doğruya sistemi değiştirmek gerekmektedir. Hekimlere verilen performans komisyonları (ücretleri) kaldırılır, sezaryen ve yoğun bakım hizmetleri -gerektiğinde muhakkak yapılmak kaydı ile- ücretsiz veya tahrik edici seviyede olmayan daha düşük bir fiyata çekilirse, yoğun bakımdan kaynaklanan ölümlerin çok düşük seviyelere indiği görülecektir.
ABD'deki gibi modern yani “ticari ve kâr amacı ile verilen sağlık hizmeti” bizde de meyvalarını vermeye başlamıştır. Bu gidişle uygulanan sağlık sisteminin ABD'de olduğu gibi insan sağlığını bozan bir sistem olarak başta gelen ölüm nedeni olması kaçınılmazdır.
31.8.2008

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM NEDİR? NE DEĞİLDİR?

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM NEDİR? NE DEĞİLDİR?

Sağlık sistemi ve piyasasının tamamen uluslar arası kartele terk edilmesi demek olan sağlıkta dönüşüm projesi, tam gaz uygulanmaktadır. Bu projeye, karşı çıkan üç beş kişi dışında doğru dürüst bir muhalefet sergilenmediğini görmekteyiz. Sözde eleştiriyor görünen çevreler de, projenin sağlıkta tamamen bir özelleştirme ve sömürgeleştirme projesi olduğunu gizleyerek, sorunu belirsiz ve anlaşılmaz bir hale sokmaktadırlar. Bu cümleden olmak üzere Aydınlık Dergisin'de yer alan “Yabancı tekeller sağlık kenti projesi için pusuda” makalesi (Can Özçelik, 15 Haziran 2008, Sayı 1091, sayfa:20-21) sağlıkta dönüşüm projesinin nasıl anlaşılmaz hale getirildiğinin ve hatalı yorumlandığının ilginç örneklerinden birisidir. Burada amacımız Aydınlık'taki yazı üzerinden konunun tekrar irdelenmesi ve gelinen noktayı tekrar belirlemektir.

KISA BİLGİ ve TESPİTLER

Hepimiz kendi pratiğimizden biliriz. Herhangi bir konuda toplumu oluşturan fertlerin tutum ve davranışları tamamen farklı olmaktadır. Herkes soruna kendi bakış açısından yaklaşmaktadır. Bu bakış açıları genellikle herhangi bir uygulamayı kendi menfaatleri açısından uygun bir yön bulup bulmama ile ilgilidir. Başlangıçtaki kaba değerlendirme ile bir görüş belirlendikten sonra, bu görüş siyasi veya diğer görüşlerle birleştirilir veya onlara yamanır. Karar verilen konu hakkında daha geniş bilgi toplandıktan ve gelişmeler yaşandıktan sonra bile insanlar ilk kararlarını korumaya devam ederler. Bu AB siyasetleri için olduğu gibi, sağlıkta dönüşüm için de böyledir. Bu proje başlangıçta herkese olağanüstü mükemmel, sınıflar üstü bir proje gibi kabul ettirilmiştir. Bu nedenle, başka konularda ulusalcı ve Atatürkçü siyasetler bile, ne AB'ye ne de sağlıkta dönüşüme açıkça karşı çıkamamaktadırlar. Başlangıçtaki ilk kararı etkileyecek propagandanın, daima kullanılan ve etkili olan bir zihin kontrol yöntemi olduğunun tipik örneği özellikle “Sağlıkta Dönüşüm Projesi”dir. Herkes başlangıçta bu projede kendi menfaatleri yönünde yararlı bir taraf bularak projeyi desteklemiş ve bu nedenle daha sonra projenin çekim merkezi dışına çıkamamıştır.
Küreselleşme adı altında yürütülen bu sömürgeleştirme projesi ile, toplumun donanımı (hardware) ve yazılımı (software'i, yasa ve mevzuatı) tamamen değiştirilmektedir. Bu, Türkiye Cumhuriyetinin de artık tamamen ortadan kaldırılması ve tasfiyesi sürecinin de adıdır. Yapılan her proje veya reform, büyük projenin bir parçasıdır.
“Sağlıkta Dönüşüm Projesi”, küreselleşme projesinin sağlık alanında uygulamasıdır. Bu proje, halkın sağlığını iyileştirmek ve geliştirmek için yapılmamaktadır. Bütün dünya ülkelerinde aynı isim altında uygulanan uluslar arası projenin bir parçasıdır. Bu proje ile, devletin sağlık alanından çekilmesi ve her türlü hizmet ve ticaretin özel şirketler vasıtası ile verilmesi hedeflenmektedir.
Sağlıkta Dönüşüm Projesi, proje kitabında ( 4 Aralık 2003) yayınlandığı şekliyle yürütülmektedir. Bugüne kadar yapılan her şey bu projeye uygun olarakyapılmış ve gerçekleştirilmiştir. Bu proje Türkiye hükumeti tarafından yürütülen bir proje de değildir. Dünya bankası projeyi yürütmektedir.
Sağlıkta Dönüşüm Projesi, hekimlerin maddi durumlarını düzeltmek için yapılan bir proje de değildir.
Sağlıkta Dönüşüm ile halk sağlığında bir düzelme veya iyileşme de hedeflenmemektedir. Aksine bu proje özünde tıbbın insanların sağlığını bozacak bir şekilde uygulanmasının da adıdır.
Günümüzde sağlıkla ilgili hizmetler bir lonca sistemine bağlı hekimler tarafından verilmediği gibi, TTB de bu işi yapan bir lonca değildir. Bu nedenle sağlık hizmetlerinden kaynaklanan sorunları bir lonca sisteminin sorunları veya sağlıkla ilgili mesleklerin ve örgütlerin âhlâk sorunları olarak da görmemek gerekir. Sağlıkla ilgili sorunlar her zaman bir sistem sorunudur. Girdisi, çıktısı, örgütlenmesi ve çalışma tarzı ile sistem bir bütündür. Sistem hangi amaç için yapılandırılmışsa ve programlanmışsa buna göre sonuçlar elde edilir.
Bu gün Türkiye'de sağlık alanında piyasa ve piyasanın kontrolü uluslar arası tıp karteline terk edilmiştir. Sistem, onun çıkarlarına göre yapılandırılmıştır ve yapılandırılmaya devam etmektedir. Kartel sağlık alanında bugüne kadar şunları başarmıştır:
1.Patent yasaları ile uluslar arası kartelin çıkarları tamamen garanti altına alınmış, SSK İlaç fabrikası kapatılmış, yerli ilaç ve aşı sanayi tamamen felç edilerek yok edilmiştir.
2.Geçerli ve kabul edilen tıp bilimi, kartelin ürünlerinin satışına göre tanımlanmıştır. Yani tıp bilimi ve uygulamaları hastalıkları veya tıbbi sorunları tedavi etmek için değil, bu görünümde, fakat tamamen ticari kazanç amacı yapılacak tıbbi uygulamalara zemin ve gerekçe yaratmaktadır. Tıbbi ürün, ilaç ve cihazların satışı tamamen kâr payları ve promosyonla yürütülmektedir. Tedavi, ilaç ve ameliyat tercihinde etkili olan yöntem budur.
3.Uygulanan siyasetlerle zayıflatılan, kötü yönetilen ve halkın gözünden düşürülen SSK hastaneleri Sağlık bakanlığına devredilerek tasfiye edilmiştir.
4.Daha önce de, bir özel hastane gibi çalıştırılan üniversite hastanelerine ek olarak, Sağlık Bakanlığına bağlı devlet hastaneleri de bir özel hastane gibi işletilmeye başlanmıştır. Bir işletme olarak çalışan hastaneler tıbbi teşhis, imkân ve ürünleri mümkün olan en fazla kişide uygulamak ve bu şekilde gelirlerini arttırmak için her şeyi yapmaktadır. Bunu sağlamada önemli rol oynayan unsur, hekimlere de gelirlerini arttırdığı oranda “kar payları=performans ücreti dağıtmaktadır. Halkın sağlık ve hastalıkla ilgili bilgisizliğini sömürerek ve sağlık tesislerini onlara zarar verecek şekilde ve üstelik de kâr etmek amacı ile işletilmesine nasıl kamucu bir sağlık sistemi denilebilir? Bu nedenle, ÜNİVERSİTE VE DEVLET HASTANELERİ ARTIK BİR KAMU HASTANESİ DEĞİLDİR. KAMU HASTANESİ OLARAK İŞLETİLMEMEKTEDİR.
5.Kartelin ürün ve ilaçlarının satılması ve tüketilmesi için işletilen sistemde bu ürün ve ilaçların tüketilmesi ve satışı daha önce hâyâl bile edilemeyen seviyelere ulaşmıştır.

Yukarıda özel olarak belirtiğimiz tespitlerin aksine, sağlıkta dönüşüm hemen bütün siyasi partilerden, halktan ve hekim kamu oyu ve örgütünden destek görmüştür. İşin ilginç yanı genel olarak “ulusalcı” veya “sol” olarak bilinen siyasetlerin de projeyi destekleme konusunda işbirlikçi parti ve örgütlerden geride kalmamalarıdır. Bu çevreler eğitim ve sağlıkta yolsuzluklar, çeteleşme ve özelleştirme üzerinde hiç durmamalarıdır.
Bunun sebebi 1) Emperyalizmi sadece bir dış tehdit olarak algılamak ve içerdeki günlük uygulamada bunu görmemek ve algılamamak; sağlıkta dönüşüm'ün emperyalist bir proje olduğunu algılayamamak, 2) Genel Sağlık Sigortası ile bütün halkın sigortalanmasını,sağlık harcamalarını arttırmak için oluşturulan bir fon olarak değil, bütün halkı sigortalayan kamucu bir uygulama olarak algılamak, 3) Halkın ve diğer siyasi partilerin desteklediği bu projeye karşı çıkarak marjinal görünmemek, 4) Sistemden alınan “performans” rüşveti nedeni ile sorunları görmemek veya anlamak istememek, olarak belirtebiliriz.
İLERİ SÜRÜLEN GÖRÜŞLER
1.“Sağlık hizmeti yavaş yavaş özel sektörün eline” geçmektedir.
2.Sağlık hizmetlerinin tamamen özel sektöre devredilmesinin planlandığı ve bunun da uluslar arası sermayenin kuracağı büyük sağlık kentleri vasıtası ile sağlanacağı iddia edilmektedir. Sağlık kentleri rekabet ile kamu hastanelerinin yerini alacaktır.
3.Proje ile koruyucu sağlık hizmetlerinin ortadan kalkacağı ve bunun sonucunda hastalıkların önlenemeyeceği ve tedavilerinin daha maliyetli olacağıdır. Bunun için halk sağlığına önem verilmesi önerilmektedir.
4.Tam gün yasası ile hekimlerin muayenehanelerini kapatarak asgari ücretle çalıştırılacakları ve kamudan uzaklaştırılarak kurulacak özel sağlık kentlerine yöneltilecekleri ileri sürülmektedir.
5.Oluşturulan mevcut durum göz ardı edilerek sağlık hizmetleri finansmanından devlet katkısının ortadan kaldırılarak sağlık hizmetinin ticarileştirileceğinden ve hastanelerin kâr esasına göre çalıştırılan bir işletme haline getirileceğinden bahsedilmektedir. Yazı son olarak sağlık hizmetlerinin ilerde tamamen özel“sağlık kentlerinde” verileceğinden bahsederek sonlanmaktadır.
Yazının bütününde, sağlıkta dönüşümün şu ana kadar topluma ve ülkeye verdiği zarardan
hiç bahsedilmemektedir.


İLERİ SÜRÜLEN GÖRÜŞLERİN ELEŞTİRİSİ
Bu yazıda belirtildiği gibi sağlık alanı yavaş yavaş özel sektörün eline geçmemektedir. Proje ile sağlık piyasası tamamen uluslar arası tıp kartelinin eline geçmiş ve piyasa kartele teslim edilmiştir. Devletin elindeki hastaneler de, kamu kaynaklarını ve SGK primlerini, tamamen kartel ve onunla işbirliği içinde çalışan şirketlere akıtacak şekilde çalıştırılmaktadır.
Sağlıkta dönüşüm ile kamu sağlık hizmeti veren SSK hastaneleri kapatılarak, SSK'nın ve daha sonra onun devamı olan SGK'nın sağlık hizmetini kendi sağlık tesislerinde vermesine son verilmiştir. SSK hastaneleri kartelin en başta tasfiye edilmesini istediği hastanelerdi.
Bu dönüşüm'den sonra, sağlık piyasasının işleyişi şöyledir:
Bugün SGK'ları esas olarak Sağlık Uygulama Tebliğini esas alarak özel, devlet ve üniversite hastanelerinden hizmet almaktadırlar. Aslında hizmet adı altında SGK'nın kaynakları hastanelere hortumlatılmaktadır. Çünkü hastanelerin verdikleri hizmetleri belge ile kanıtlama mecburiyeti olmadığı gibi, faturalarda belirtilen hizmetlerle ilgili hiçbir belge istenemeyeceği SUT (Sağlık Uygulama Tebliği)'nde kayıt altına alınmıştır. Faturalar yapılan beyana göre kabul edilip ödenmektedir. Bu, hastanelere “ben sana istediğin gibi hâyâli fatura düzenleme imkânı veriyorum, gerisi sana kalmış” demektir. Bu kuralı bilen hastaneler, SGK'dan alacakları paraları arttırmak için;
-hiç vermedikleri ve kullanmadıkları hizmet, ilaç, cihaz ve uygulamaları abartarak fatura etmektedirler.
-Yaptıkları hizmetleri ve uygulamaları da ya sayılarını arttırarak, daha pahalı bir hizmet verilmiş gibi göstererek, tek bir girişim veya tedaviyi birkaç girişim gibi göstererek veya bölerek veya bunların sayılarını keyfi olarak arttırarak fatura etmektedirler. Kısaca verilen veya verilebilecek hizmetin 5-10 katı ve belki daha fazla bir para SGK'dan hortumlanmaktadır.
-Denetlenemediği için en pahalı ilaç, malzeme ve cihazlar ve hatta demirbaş cihazlar, hastalarda kullanılan cihaz, protez ve malzeme gibi fatura edilebilmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi bu ürünlerin gerekliliği bir yana, gerçekten kullanılıp kullanılmadığı bile sorgulanamamaktadır.
Hastaneler kâr marjı ve komisyonu fazla olduğu için en pahalı ilaç ve malzemeleri tercih etmektedirler. Hastaneler gelirlerini arttırmak için yatış, muayene, kontrol ve konsültasyon, tetkik, tahlil ve yatış sürelerini uzatmakta veya faturalarında bu rakamları yüksek tutmaktadır.
Devlet ve üniversite hastaneleri de, bir ticarethane gibi çalıştırılmakta ve hasta ticareti üzerinden gelir sağlamaya çalışmaktadır. Birer vergi numarası olan bu hastaneler, diğer ticari şirketler gibi gelirlerini arttırmak için hekimlere “performans” adı altında kâr payı dağıtmaktadır. Bazı çevrelerce sadece hekimlerin gelirlerini arttıracak bir uygulama gibi kabul edilen bu performans uygulaması ile, neticede hastanelerin gelirleri arttırılmaktadır. Kazanç hırsı ile tutuşan hekimler gördükleri her şahıstan nasıl bir hastalık uydurabilirim, nasıl bir girişim, ameliyat ve tetkik yapabilirim diye çabalamaktadır. Bunun sonucunda insanlar hiçbir tıbbi sorunları olmamasına karşın hekimlerin yönlendirmeleri, kendilerindeki mevcut durumları abartmaları ve bilerek farklı yorumlamaları sonucunda gereksiz ilaçlar kullanmakta, devamlı olarak hastanelere kontrollere gitmekte ve ameliyat olmaktadır. Sağlıkta dönüşüm sonucunda bütün toplum bu tür gereksiz tıbbi girişim ve ameliyatların saldırısı altındadır.
Ameliyat yapılmasını gerektirecek bir durum saptandı yalanları ile hastalar kandırılarak bu tür gereksiz ameliyatlar salgın tarzında yapılmaktadır. Sırf SGK'dan daha fazla para veya performans ücreti alabilmek için genellikle en büyük ve riskli ameliyatlar tercih edilmektedir. Bir örnek vermek gerekirse, nadiren bir ameliyat ve tedavi gerektiren tiroid (guatr) ameliyatları bu şekilde yaygın yapılan ameliyatlardandır. Performans ücretinin fazlalığından dolayı cerrahlar bezin tamamının çıkarıldığı ameliyatları tercih etmekte ve adeta toplumda bir tiroid soykırımı uygulanmaktadır. Tıbbi hiçbir ilkeye uyulmadan yapılan böyle ameliyatlarla hastalara zarar verilmekte ve bu hastalar ömür boyu sürekli ilaç kullanmak zorunda kalmaktadırlar. Bu şekilde bezi tamamen çıkarılan hastalar, artık hastanelere abone haline getirilmektedir. Hastalar kontrol ve ilaç yazdırmak için düzenli hastanelere gitmek zorunda kalmakta, hastaneler de bu şekilde sürekli bir müşteri kazanmaktadırlar. Hiçbir sağlık sorunu teşkil etmeyen küçük yağ bezeleri, benler, nasırlar çıkarılarak karşılığı 600-900 YTL olan büyük ameliyatlar gibi gösterilerek fatura edilebilmektedir. Toplum kalp yönünden yaygın bir anjio, balon, stent ve by pass taramasından geçirilmekte ve bu gereksiz ve anlamsız işlemler sonucu binlerce kişi zarar görmekte, sakat kalmakta veya ölmektedir. Sezaryen ameliyatları dünyada hiçbir toplumda görülmediği oranda (% 85) yaygın ve zorunlu uygulama haline gelmiştir. Normal doğum bitirilmiştir. Bütün bu saçmalıklar topluma üstün bir sağlık hizmeti olarak pazarlandığı için, halk ne kadar zarar gördüğünü algılayamamakta ve memnun görünmektedir.
Devlet ve üniversite hastaneleri artık bir müşteriye dönüşen çoğu sağlıklı olan kişileri hastanelerine çekebilmek, gereksiz girişim ve tedavileri uygulayabilmek ve hasta bulmak için ticari şirketler gibi reklama başvurmaktadırlar. Bunlar verdikleri hizmetleri, görüntüleme merkezlerini afiş ve reklamlarla duyurmakta ve herkesi bu amaçla kendilerine başvurmaya çağırmaktadırlar. Sudan bir nedenle veya tesadüfen hastaneye giden kişilerde bile tedavi veya ameliyat yapılabilecek bir durum aranmaktadır. Hastaneler ve sağlık tesisleri artık tirolle hasta avlamaktadır. Sağlık hizmeti anlam değiştirmiştir. Sağlık hizmeti, artık hasta veya hastalığın tedavisinden ziyade, sürekli olarak tıbbi teknoloji ve ürün kullanmak ve pazarlamak anlamına gelmektedir.
Başta Sağlık Bakanı ve diğer yetkililer bu uygulamalar sonucunda sağlık hizmetleri için yapılan harcamaların, hasta ve ameliyat sayılarının artmasını sağlıkta iyi bir verimlilik olarak tanımlamaktadırlar. Ve bununla övünmektedirler.
Sağlık hizmetlerinde veya piyasasında özelleştirme deyince bazı çevreler sadece özel hastanelerin açılmasını anlamaktadır. Halbuki sağlık ticaretinin döndüğü temel kalemler tamamen uluslar arası kartelin kontrolünde olup onun çıkarları çerçevesinde kullandırılmakta ve tüketilmektedir. Daha önce olduğu gibi bu gün de özel sağlık işletmeleri tamamen devletten veya SGK'dan gelir sağlamaktadırlar. Bazı çevreler bu ürünlerin kullanılması ve tüketilmesindeki ticaret ve vurgunu görmezden gelerek, yapılan işlerin sınıflar üstü ve evrensel tıp biliminin ilkelerine uygun olduğunu zannetmekte ve burada bir hata görmemektedir.
Bütün dünyada sağlık ticareti uluslar arası tıp kartelinin emrinde ve kontrolünde yürütülmektedir. Kartel tıp alanında kullanılacak ve satılacak ilaç, tıbbi malzeme, cihaz, her türlü ürün ve teknolojiyi üretme ve satma hakkını elinde tutmaktadır. Bir çok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de kartele ait bir çok ürünün üretim ve satışı patent hakları ve uyum yasaları ile kontrol altına alınmıştır. Piyasada sadece bu ürünler bulunabilir ve onların belirledikleri fiyatlardan satılabilir. Diğer ürünlerden farklı olarak hasta adına bu ürünlerin tercih hakkı hekimlerde olup, hekimlerin tercih hakkı da ilaç firmaları tarafından verilen promosyon ve komisyonlarla belirlenmektedir. Basınımızda bir çok örneği verilen bu tür kirli ticaret ve yolsuzluklara ne yazık ki Aydınlık gibi dergilerde rastlamamız mümkün olmamaktadır!
Anlattığımız konularla ilgili aşağıdaki haber yoruma yer bırakmayacaktır:

PROTEZ OPERASYONU
Doktorlara protez operasyonu50 milyon dolarlık vurgun iddiası ile 85 kişi gözaltına alındı
Ankara’da polisin yaptığı Protez Operasyonu’nda 50 milyon dolarlık vurgun yaptığı iddiasıyla 17’si doktor, 68’i medikalci toplam 85 kişi gözaltına alındı.
Ankara’da polisin yaptığı Protez Operasyonu’nda 50 milyon dolarlık vurgun yaptığı iddiasıyla 17’si doktor, 68’i medikalci toplam 85 kişi gözaltına alındı.
Ankara Cumhuriyet Savcısı’nın emriyle başlatılan ve yaklaşık 6 aydır sürdürülen Protez Operasyonu’nda dün Ankara Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi Mali Büro Amirliği’nce başlatıldı. Mali boyutu yaklaşık 50 milyon doları aşan yolsuzlukta protez ve medikal ürünlerin kullanılmadığı halde, reçete edilerek devleti zarara uğrattıkları iddia edilen 17’si doktor 68 medikalci toplam 85 kişi gözaltına alındı. Hastaların sağlık karneleri kullanılarak yurtdışından sipariş verilmiş gibi gösterilen medikal malzemelerinin hayali olduğu anlaşıldı. 16.06.2008 http://www.haberturk.com/haber.asp?id=80672&cat=130&dt=2008/06/16
Sağlık üzerinden ticaret böyle yürümektedir.
Hastane, eczane ve tıbbi cihaz ve malzeme piyasasında kullanılan ve satılan her üründen neticede kartel kazançlı çıkmaktadır. Hastanelerin elde ettikleri kazanç veya SGK'nun kasasından çıkan paranın büyük bir kısmı (% 80'den fazlası) bu kartele gitmektedir. Tıp bilimi de çoğu gereksiz, anlamsız, etkisiz ve zararlı olan bu ürün, ilaç ve malzemelere talep ve kullanım alanı yaratacak şekilde belirlenmektedir. Bu gün bir çok ameliyat, hastanın göreceği yarardan çok, kullanılacak malzeme ve cihazlar için yapılmaktadır.
Evet, Sağlıkta Dönüşüm ile Sağlık Bakanlığı'nın ve devletin sağlık hizmetinden tamamen çekileceği belirtilmişse de, bugün sağlık hizmetleri ve piyasası tamamen uluslar arası kartele ve piyasaya terk edilmiştir. Devlet, sadece kendi imkânlarını kullandırmaktadır. Özel şirket gibi çalışan devlet ve üniversite hastaneleri içinde bir çok bölüm ve klinik ayrıca özel şirketlere devredilmiştir. Hastanelerde temizlik, güvenlik, yemek işleri ve bir çok iş özel şirketlerce verilmektedir. Çalışanların çoğu artık sözleşmelidir. Bazı hastanelerin devletin elinde görünmesi artık halk için bir güvence değildir. SSK Hastanelerinin bir gecede Sağlık Bakanlığı'na devrinde olduğu gibi böyle bir özelleştirme satışı da bir gece yarısı kararı ile her an alınabilir.
Sağlık piyasasının gelişmesi demek, büyük alış veriş merkezleri gibi yaygın sağlık ticareti ve satışlarının yapıldığı daha çok sağlık tesisi ve hastanelerin açılması demektir. Bu aynı zamanda toplumun yaşantısının “tamamen tıbbileşmesi” yani yaşamın amacının sürekli bu tesislere gitmek ve sağlık teknolojisi ve ürününü kullanmak demek anlamına gelir. Tıp karteli, toplumları kendi ürün ve cihazlarını kullanmak için yaşayan hastalar olarak kabul etmektedir. Onlar sağlıklı insanlardan hiç hoşlanmazlar. Daha sağlık kentleri kurulmadan uzun ve komplikasyonlu ve çoğu zaman ölümle biten yatışlarla birlikte hastaneler artık “sağlık toplama kamplarını” andırmaktadır. Sağlıkta Dönüşüm hasta ve hastalıkları arttırmıştır.
Yukarıda sağlıkta dönüşümün ne olduğu kısaca özetlenmiştir. Sağlıkta dönüşümle şu ana kadar hiçbir şeyin yapılmadığını, ama ilerde sağlık kentleri ile sağlık sisteminin özelleştirileceğini söylemek şimdiye kadar olanı biteni hiç anlamamak demektir. Sağlık kentleri, sağlık adına daha fazla pazar bulmak amacı ile yapılan bir pazarlama stratejisinden başka bir şey değildir. Sağlıkta dönüşüm yazıda belirtildiği gibi, sırf bu amaçla yapılmamaktadır.
Proje sadece ileride sağlık kentlerinin kurulması ve devlet hastanelerinin bu kentlerle rekabeti ile yok olmasını hedeflememektedir. Çünkü hastaneler zaten içten fethedilmiş ve çökertilmiştir. Küreselleşme projesi gereği ülkelerin bölünerek belediyeleştirilmesi sürecinde bu tesisler bu birimlere devredilecek ve aşındırılarak tasfiye edilecektir. Kamu yönetimi ve belediyeler yasaları ile yapılmaya çalışılan da bu merkezi devletin her alanda tamamen tasfiyesidir. Sağlıkta dönüşüm bu bütünleşik projenin de bir parçasıdır.
Bazı çevreler, Sağlık Kentleri'ni buralara yabancı turist ve müşterilerin getirecek turistik bir proje olarak görmektedir. Sağlık turizmi için yabancıların ülkeye getirilmesi ve onların da döviz bırakması cazip ve takdire şayan bir düşünce olarak takdim edilmektedir. Sağlık turizmi sağlık ticaretinin bir parçasıdır.
“Sağlıkta Dönüşüm” bir kapalı devre projesi olup, bu projenin içinde serbest hekimliğe yer yoktur. Sağlık hizmetlerinin tamamen SGK ile sözleşmeli kuruluşlara yönlendirilmesi ile sağlık piyasasında bir tekel oluşturulmaktadır. Bu tekelci sistemde sağlık alanında dönen paranın bir kısmının kaçabileceği “serbest hekimliğe” zaten yer yoktur. Ayrıca yazıda belirtildiği gibi devlet hastanelerinde çalışan hekimler asgari ücretle çalıştırılmamaktadırlar. Bunlar kendilerine “şimdilik” verilen yüksek “performans ücretleri” ile bir nevi sahte cennetti yaşamaktadırlar. Çoğu muayenehanelerini kendisi kapatmıştır. Hekimler arasında artık muayenehane hekimliği artık cazip değildir. Özel hekimlere artık kimse gitmemektedir. Devlet performans ücreti adı altında, hasta bulmaları veya hastalık yaratmaları için hekimlere “bıçak parası” vermektedir. Bir çok pratisyen hekim birinci basamağın özelleştirilmesi olan aile hekimliğine geçmek için can atmakta ve sular akarken küpünü doldurmaya bakmaktadır. Bazı hekimler de kendilerine bir miktar fazla para veren özel hastanelere kaçmaktadır.
Hasta ve hastane sayılarının uygulanan ticari tedbirlerle birden bire arttırılması daha önce fazlalığından bahsedilen hekim sayılarının da göreceli olarak azalması gibi bir sonuç doğurmuştur. Hastanelerde hekimlere artık bir de fatura düzenleme adı altında yeni bir çalışma alanı yaratılmıştır.
Bu şekilde bir kısım hekim aktif çalışmadan uzaklaştırılmıştır. Hekim azlığının bir nedeni de budur.
Kartelin çıkarlarına uygun olarak çalışmak kaydı ile hiçbir tıbbi eğitimi olmayan kişilerin bile başarı ile hekimlik yaptıklarına ve takdirname aldıklarına şahit olmaktayız. İktidar hekim azlığını mazeret göstererek bir yandan üniversiteleri daha fazla hekim mezun etmeleri yönünde baskı yapmaktadır. Mezun olan hekimlerin hasta, hastalık, tedavi, gereksiz tedavi ve cerrahi konularında hiçbir bilgi ve eğitimleri olmadığı gibi, tıbbın temel ilkesi olan “ önce zarar verme ilkesinden” haberleri bile yoktur. Modern tıbbın ilkesi “ne kadar zarar verirsem, o kadar fazla kazanırım”dır. Yetiştirilen hekimler attıkları her adımda, nasıl daha fazla para kazanabileceğini düşünen ve ona göre hareket eden para simsarları haline getirilmiştir. Diğer taraftan, AB uyum yasaları ve müktesebatı gereği Avrupalı hekimlere serbest dolaşım hakkı verilmesi ile, Avrupa'nın işsiz doktorlarına iş alanı yaratılmak istenmektedir.
Sağlıkta dönüşüm ile sağlık alanında yolsuzluklar, çeteleşme ve mafyalaşma artmaktadır. Hatta sağlıkta dönüşüm artık bu anlama gelmektedir. Çünkü bunlar artık var sayılan haline gelmiştir.
Bugün gelinen durumda yeşil kart için devletin yaptığı katkı bir yana sağlık hizmetlerinin finansmanın tamamen toplanan primlerle sağlanması hedeflenmektedir. Toplanan bu primlerle, giderek arttırılması hedeflenen sağlık harcamalarının karşılaması mümkün olmadığından, SGK'nın yaptığı ödeme giderek bir yardıma dönüşmektedir. Giderek artan katkı payları, ilaç, malzeme, cihaz fark ücretleri, hoca parası, özel ameliyat parası, özel oda parası olarak alınan paralarla kişilerin keselerinden yaptıkları harcamalar arttırılmaktadır. Toplum bu artan harcamaları karşılamak için ayrıca özel sağlık sigortası yaptırmak zorunda kalacaktır. Projede bütün bunlar açık açık yazılmış olup, adım adım uygulanmaktadır.
Düşülen vahim hatalardan birisi de karşılığı devlet tarafından verilen her hizmetin kamu hizmeti kabul edilmesi anlayışıdır. Kullanılan bütün ürün ve girdilerin uluslar arası kartel tarafından karşılandığı bir sistemde, bunların bedelinin devlet tarafından ödenmesi her şeyden önce serbest piyasa mantığı ile çelişmektedir. Sağlıkta aslında serbest olmayan kapalı bir piyasa vardır. Bu piyasada isteyen sağlık hizmetini kendi kesesinden özel olarak alsın denebilirdi. Fakat bu takdirde piyasayı canlandıran ve yaygın uygulanan hatalı, gereksiz ve pahalı uygulama ve ilaçları kimse almaz ve tüketmezdi. GSS bu harcamaların bir kısmını karşılayarak tüketicinin cebinden kalanının da çıkarılmasını garanti altına almaktadır. GSS bir sağlık sigortasından çok bu piyasanın canlanmasını sağlayan ticari bir fon'dur. Bu nedenle kamusal, sol veya “ulusalcı” bir proje olarak görülemez.
Aydınlığın yazısında, koruyucu sağlık hizmetlerine de farklı bir anlam yüklenmektedir. Koruyucu sağlık hizmetleri ile bir çok hastalığın önleneceği ve bu şekilde sağlık harcamalarının azalacağı ve sağlıkta dönüşüm ile koruyucu sağlık hizmetlerinin göz ardı edildiği görüşü ileri sürülerek bu açıdan karşı çıkılmaktadır. Keza bazıları da koruyucu sağlık hizmetlerini kamucu veya halkçı bir sağlık hizmeti sanmaktadır.
Kartelin sağlık hizmeti anlayışı koruyucu sağlık hizmetlerinde de aynıdır: devamlı ve sayısı artan oranda ilaç ve aşı tüketmek! “Modern tıp” budur. İnsanlara kullandırılan aşılar durmadan arttırılmaktadır. Her gün daha önce adı duyulmamış ve bilinmeyen bir hastalığın aşısı pazarlanmaktadır.
Esasen sağlık ocakları tarafından yürütülen koruyucu hekimlik hizmetlerinden de anlaşılan devamlı ilaç ve aşı kullanılmasıdır. Kartele ait ürünlerin ve aşıların hem de onların belirlediği endikasyon (gereklilik durumu) ve şekilde yaygın şekilde topluma kullandırdığınız zaman kartelin buna fazla bir şikâyeti olmaz. Daha ne istesin!
Bu anlayışla bugüne kadar yapılan aşılamalarla hastanede tedavisi gereken hangi hastalıklar önlenmiştir?
Birinci basamak olarak ifade edilen şey aslında sağlık ocaklarının da özelleştirilmesidir. Buradaki mantık da diğerinde olduğu gibi her türlü hizmet ve ticaretin özel şirketler vasıtası ile verilmesidir. Sağlıkta dönüşüm kolayca anlaşılacağı gibi sadece“birinci basamağı” özelleştirmek için değil, sistemin tümünü özelleştirmek için yapılmaktadır. Ayrıca bu basamağın piyasası diğer kadar büyük değildir. Kısaca aile hekimliği kararı da siyasi bir karardır; hastalıkların azaltılması da - tedavi ve aşılarla değil-, ancak siyasi bir kararla mümkün olacaktır.
Günümüzde önlenebilir sağlık sorunlarının büyük bir kısmı çevre ile ilgili nedenlerden kaynaklanmaktadır. Yaygın kara yolu ulaşımı, ısınmada ve taşımada fosil yakıtlar kullanılması, trafik kazaları, egzoz gazlarının etkileri, temiz su ve havanın temin edilememesi, genetik yapısı değiştirilmiş bitkiler, ticari nedenlerle toplumun beslenme tarzının değiştirilmesi ve bunun getirdiği şişmanlık gibi sorunlar tamamen çevresel ve ekonomik nedenlerle oluşmaktadır. Bu tür çevreden kaynaklanan sorunların ilaç ve aşılarla çözümlenemeyeceği açıktır.
Özellikle bedenin yaşlanması ile, genetik ve fizyolojik nedenlerle oluşan hastalıkların ve sorunların tamamen önlenmesi mümkün değildir. Fakat bunların gerçekte düşük olan sayıları, korku ve paranoyalarla ve koruyucu niyetle yapıldığı söylenen ameliyatlarla (!?) arttırılabilmektedir.
Uluslar arası tıp karteli bir çok ürününü, sürekli kullanılacak koruyucu ve önleyici ilaç olarak pazarlamaktadır. Burada kullanılan satış stratejisi risk (tehlike) faktörlerinin ve olasılıkların azaltılmasıdır. Kalp krizlerinin önlenmesi için kolesterol, lipit ve tansiyon ilaçlarının kullanılması, abartılı diyabet tedavileri, osteoporoz (yaşlanma ile kemik yoğunluğunun azalması) bunlara örnek olarak sayılabilir. Etkisiz ve zararlı bu ilaçlar, bir piyango bileti gibi, “belki bana da çıkabilir; yani benim kalp krizi geçirmemi geciktirebilir” mantığı ile kullandırılmaktadır. Bu taktik çok iyi tuttuğu için durmadan yeni risk faktörleri tanımlanmaktadır.
Yukarıda nedenleri açıklandığı gibi hasta sayısının azaltmanın yolu “koruyucu tıp”, “aşı” veya devamlı ilaç kullanılması değil, tıbbi imkan, olanak, ürün cihaz, ilaç ve malzemelerin ticaret ve kâr amacıyla sınırsızca pazarlanmasının ve tüketilmesinin önüne geçilmesidir. Bu kazanç dürtüsü hekimleri ve hastaneleri gereksiz girişim, ameliyat ve tedaviler konusunda tahrik etmekte ve hasta sayıları yapay bir şekilde artmaktadır. Şu anda yapılan tıbbi tedavi ve girişimlerin en azından % 80'inin gereksiz tedavi ve ameliyatlardan ibaret olduğunu söyleyebiliriz.
Bazı hastalık ve sorunların vücut tarafından hekime ve hastaneye ihtiyaç olmadan, daha başarılı ve sorunsuz bir şekilde tedavi edilebildiğini hatırlamamız gerekir. Bu konuda vücudumuza imkân vermeliyiz.
Bu konularda söylenecek çok şey olduğu muhakkak! Ülke ekonomisini ve halkın sağlığını onarılamaz bir şekilde bozan, sağlıkta vahşi kapitalizm anlayışının uygulandığı bu dönemde, hâlâ kötü ve olumsuz hiçbir şey yokmuş gibi, sağlıkta dönüşümün bu gün değil, ileride bir tehlike oluşturacağını söylemek, halkı yanıltmak anlamına gelmektedir.
Her konuda olduğu gibi, sağlık alanında da basma kalıp düşünmeyi bırakıp çözümleyici ve akılcı düşünmeye ihtiyaç vardır.
Sağlık sistemi sorunları, tam gün veya yarım gün çalışmayı, performanstan az veya çok para kazanmayı düşünen hekimlerin mesleki sorunları ile karıştırılmamalıdır. Yukarıda da belirtildiği gibi hekimler tercihlerini uluslar arası tıp kartelinden yana kullanmışlardır. Sağlık sorunlarının düzelmesi için hekimlerden, tabip odalarından veya eczacı odalarından bir katkı beklemenin anlamı yoktur.
Sağlıkta Dönüşüm örneğinde olduğu gibi, suya sabuna dokunmadan sözde ulusalcılık ve anti emperyalistlik kolaydır. İşin özüne geldiğiniz zaman bırakın mücadele etmek, sözle bile karşı çıkmak çok zordur!
Sağlık alanında da emperyalist işgalden milleti kurtaracak olan gene kendi azim ve kararı olacaktır.
Fakat, millet bir şeyin farkında değil ki, azim ve karar gösterebilsin....

19.6.2008

SAĞLIĞA AYRILAN PARANIN AZLIĞI EN ÖNEMLİ SAĞLIK SORUNUMUDUR?


SAĞLIĞA AYRILAN PARANIN AZLIĞI EN ÖNEMLİ SAĞLIK SORUNUMUDUR?*

1. Şubat 2008 tarihli Cumhuriyet Bilim Teknik ekinde Prof. Dr. Hasan Yazıcı’nın “Tam Gün Çalışmada Yanlışlar ve Tıp Fakülteleri İçin Öneriler” başlıklı yazısı “ülkemizde ana sağlık sorunu sağlığa ayrılan paranın azlığıdır” cümlesi ile başlamaktadır.

Sağlık sistemi tartışmaları para ile başlayıp para ile bitmektedir. Bu nedenle ülkemizdeki sağlık sorunlarının tartışılmasına bu noktadan başlamakta yarar vardır.

Sağlık hizmetinde görev yapan hekimler ve hekim öğretim üyeleri de çoğu zaman ‘çok üstün ve yararlı bir hizmet’ verdikleri halde emeklerinin karşılığının verilmediğinden yakınmaktadırlar. Hatta, işin bu kısmını bir yana bıraktığımız zaman bu kişiler, ülkemizde sağlık hizmetleri açısından para meselesi dışında çok da önemli bir sorun olmadığını düşünmektedirler.

Sağlık hizmeti sağlayıcısı olarak hekimler ne gibi bir hizmet vermektedirler? Verdikleri hizmet, gerçekten çok yararlı ve üstün bir sağlık hizmeti midir? Hekimler ne iş yapmaktadır? Hekimlerin çalışmasını ne belirler? Hekimler, hangi sınırlar içinde çalışmaktadırlar?

Bütün bu sorulara verilecek cevap sağlık hizmetlerinin amacının ne olduğu sorusuna verilecek cevap ile belirlenir. Bu soruya cevap verirken sağlık hizmetlerinin kamusal olması ile bu hizmetlerin özel şirketler (hastane ve kuruluşlar) tarafından verilmesi arasındaki farkın ne olduğu da açıklanmalıdır.

Kamusal bir hizmetin en önemli özelliği bu hizmetin kamu yararına ve kâr amacı olmadan verilmesidir. Burada toplumun bir kısmının değil bütününün yararı ön planda gelir.

Günümüzde, sağlık hizmetleri alanında yapılan işler, bir muayene ile başlayıp bitmemektedir. Sağlık hizmeti, muayene ile başlayan, giderek artan tetkik, tedavi ve girişimlerle devam eden ve daima sürekli kullanılacak bir ilaç, tıbbi malzeme ve cihazla devam eden bir süreç haline gelmiştir. Sağlık adına yapılan bu süreçte kullanılan ilaç, malzeme ve cihazların büyük bir çoğunluğu uluslar arası tıp karteli ismini verdiğimiz şirketler tarafından üretilmektedir. Bu şirketlerin hiç birisi kamusal hizmet anlayışı ile üretim yapmamaktadır. Tıp karteli, patent anlaşması ile kendi ürettikleri ürünlerin dışındaki ürünlerin üretim ve satışını engellemişlerdir ve tekel olmuşlardır. Sözde rakipleri de kartele ait diğer şirketlerdir. Sağlık hizmeti olarak ifade ettiğimiz süreçte çalışanların ücreti, otelcilik hizmetleri ve diğer giderler, harcamaların çok küçük ve önemsiz bir kısmını teşkil etmektedir. Devamlı veya gereksiz yere ilaç ve tıbbi teknoloji kullanan hasta veya toplum kesimi arttıkça, uluslar arası tıp kartelinin geliri artmaktadır.

Sanayide bir şirketin gelirinin artması, ürettiği ve pazarladığı bir ürünün piyasada yer alması, çok satması ve kullanılması ile mümkündür.

Sağlık hizmetlerinde kullanılacak ürünlerin ve hastaların sayısı (nasıl arttırılabilir? Hastada kullanılacak ilaç ve ürünlerin seçimi ticari pazarlama kurallarına göre mi, yoksa hekimin böyle bir endişe taşımadan bağımsız kararına mı bağlıdır?

Toplumlarda hastalık olarak tanımlanan bazı durumların prevalansı (görülme sıklığı) aşağı yukarı belli olup bu oran çok kısa sürelerde önemli bir değişiklik göstermez. Bu nedenle gereksiz kullanım gerekçeleri yaratmadıkça ve daha ucuz ve etkili tedaviler daha pahalı olanlarla yer değiştirmedikçe hasta sayısı ve harcamaların çok fazla oranlarda artması beklenmemelidir.

Kullanılacak ilaç ve ürünlerin seçimi ve tercihi yapılan propaganda, promosyon ve dağıtılan kâr payları ile sağlanmaktadır. Tıbbi ilaç ve ürünlerin dağıtımı ve kullanımı tamamen ticari bir süreçtir. Bu ticarette hastaların göreceği fayda veya tedavi önemli değildir. Tüketilen ilaç ve ürünlerin de büyük bir kısmı gene gerekli ve yararlı olmadıkları durumlarda kullanılmaktadır.

Günümüzde, daha etkili ve yararlı bir çok ilacın geliştirildiği ileri sürülmektedir. Bu üstün ilaçlarla hastalık ve hasta sayılarının daha da azaltılması beklenemez mi? Buna rağmen hasta sayısının ve sağlık harcamalarının durmadan artışı nasıl açıklanabilir?

Toplumda hasta sayısı ve dolayısı ile sağlık harcamaları azalmadığına ve durmadan arttığına göre, verilen sağlık hizmetlerinin etkisiz ve yararsız olduğunu söyleyebiliriz. Bu etkisiz ve yararsız sağlık hizmetinin diğer taraftan sağlık hizmetlerinde performansı ve hasta sayısını arttırdığından bahsedilmektedir.

Sağlık hizmetlerine daha fazla para ayrılmasını ve sağlık hizmetlerinde performansın ve verimliliğin arttırılmasını savunanlar, uluslar arası tıp kartelinin çıkarları doğrultusunda sağlık endüstrisinden gelir sağlayan özel şirket ve kuruluşlardır. Onların sözlüğünde performans “gelirlerinin artması anlamına gelir.

Bu amaçla uygulanan, Sağlıkta Dönüşüm Projesi, kısaca, sağlık hizmetlerinin devlet tarafından verilmemesi ve sağlık piyasasının uluslar arası tıp karteline devredilmesi demektir. Bu proje küreselleşme projesinin sağlık alanında uygulamasıdır. Küreselleşme ise, devletin tasfiye edilmesi, bütün üretim, endüstri ve ticaretin uluslar arası şirketlere devredilmesi demektir. Küreselleşme sömürgeleşme anlamına gelmektedir.

Sağlık hizmetinin değişik alanlarında görev alan bu şirketler için verim, bu ticaret için yatırdıkları sermayeye oranla elde ettikleri kazançtır. Yatırıma oranla ne kadar fazla para kazanırlarsa verim o kadar fazla demektir. Bu şirketlerin kazanç hırslarının bir sınırı yoktur.

Sağlıkta dönüşüm projesi ile kamu ilaç ve aşı fabrikaları kapatılmış, sağlık hizmetlerinde özelleştirmeler teşvik edilmiştir. Devlet ve üniversite hastaneleri de kâr amacı ile çalışan işletmeler haline sokulmuştur. Bu hastaneler bir vergi dairesine bağlandıkları gibi, aynen özel şirketlerde olduğu gibi kendi gelirlerini arttıran hekimlere performans adı altında kâr payı dağıtmaktadırlar. Bu hastaneleri çalışma tarzından dolayı artık bir kamu hastanesi gibi kabul etmek mümkün değildir.

Bugün bütün sağlık kuruluşları gelirlerini ve kârlarını arttırmak için çalışmaktadır. Bu da iki şekilde mümkündür; hasta sayılarını ve hastalara yapılan işlemleri (teşhis ve tetkik yöntemleri, muayene, kontrol, yatış, ameliyat, kullanılan ilaç ve tıbbi malzeme) arttırmak. İşte bu anlayış ve uygulamalarla 2003 de 5 milyar dolar olan kamu ilaç harcamaları 2006’da on milyar dolara çıkmıştır. 2002’de Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerde 836 518 ameliyat yapılırken bu sayı 2005’de 2.7 kat artarak 2 2888 489 olmuştur. (1)

Sağlıkta dönüşüm ne kadar etkili bir dönüşümdür ki, bir anda hem hasta sayısı hem de yapılan tedavi ameliyatlar artmıştır. Muayene olan, ilaç kullanan ve ameliyat olan kişi sayısının birdenbire bu derecede orantısız artması, gerçekte hasta olmayan kişilere yapılan gereksiz tıbbi uygulamalar ve ameliyatlara bağlıdır. Hekimlere, hastane gelirlerini arttırdıkları oranda verilen kâr payı da hasta sayılarının bu derece artmasında etkili olmuştur.

Sağlık harcamalarını arttırmak için uygulanan siyasetler sonucu sosyal güvenlik açığı artmıştır. 2006’da 17.6 milyar YTL olan sosyal güvenlik açığının 2007’de 26.8 milyar olduğu ve 2008’de 28.8 milyar YTL’ye çıkacağı belirtilmektedir. (2) Yani toplanan primler ve devletin bu alana ayırdığı para bu arttırılmış sağlık harcamalarını karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Bu şekilde hasta, ameliyat ve sağlık harcamalarında olan artış, gülünç bir şekilde iyi bir performans ve verimlilik gibi takdim edilmektedir.

Uluslar arası tıp kartelinin kontrolündeki sözde tıp bilimi”, bütün dünyada gelirini arttırmak için, ilaç ve tıbbi teknolojilerin kullanılacağı gerçekte hastalık olmayan bir çok uydurma hastalık ve bunlar için kullanılacak bir çok ilaç ve ürün geliştirilmiştir. Bütün bu ürünlerin çoğu, gereksizlik ve yararsızlıkları bir yana “birim yatırıma göre kâr payı çok yüksek olan” pahalı ürünlerdir.

Gereksiz tıbbi teknoloji kullanmanın insan sağlığına bir katkısı olmadığı gibi, bunlara bağlı olarak meydana gelen yeni hastalık ve tıbbi sorunlar da tıp kartelinin önemli bir kazanç kapısıdır. Sağlık hizmetlerinin ve ameliyatların ticari amaçlarla arttırılması, bu uygulamaların yol açtığı (iatrojenik-tıbbi uygulamalara bağlı) komplikasyonlar (hastalık ve sorunlar) ile yeni hastalıklara ve ölümlere neden olmaktadır. Bunların topluma verdiği zararlar o kadar fazladır ki, bunların neden olduğu ölümler ABD’de tüm ölüm nedenleri arasında üçüncü sırayı almaktadır. (3)

Sağlıkta dönüşüm ile bütün yapılanlar bunlar değildir. Bu dönemde sağlık alanındaki yolsuzluk, hortum ve kötü kullanımlar, şebekeleşme ve çeteleşmeler en yüksek seviyeye ulaşarak “varsayılan” haline gelmiştir.

Hastaneler bir yandan gereksiz tedavi ve ameliyatlarla gelirlerini arttırmaları için teşvik edilirken, diğer taraftan kendilerine yapmadıkları tedavi ve ameliyatları, kullanmadıkları ilaç malzeme, cihaz ve diğer ürünleri faturalama imkânları verilmiştir. Artan hasta ve ameliyat sayılarının bir kısmı da faturalama hileleri ile şişirilmiş, gerçekte yapılmayan ve kullanılmayan tedavi, girişim, ilaç, tıbbi malzeme ve cihazlara bağlıdır. Yapılmayan işlem ve ürünleri fatura eden hastanelerin bunları kanıtlama zorunluluğu yoktur. Bu da onlara, düzenledikleri faturaları keyfi olarak daha da şişirme imkânı vermekte ve teşvik etmektedir. Denetim mekanizması da tamamen felç edilerek, denetleyenlere yapılan bu usulsüz işlemleri sadece onaylama seçeneği bırakılmıştır.

Maliye Bakanlığı Muhasebat Kontrolörlerinin, 2006 yılı inceleme ve soruşturma faaliyetleri sonucunda, sağlık sektöründe 171 değişik suiistimal olayı ile devletin zarara uğratıldığı ve bu şekilde devletten çok yüksek tutarlarda para alındığı ve istendiğinin ortaya konulduğu belirtilmiştir. (4,5)

Faturalama yöntemi ile yapılan yolsuzluk ve hortumlamalarla hastane ve sağlık kuruluşlarına aktarılan kaynak, gereksiz tıbbi teknoloji ve ameliyatlarla yapılandan daha fazladır. Kısaca sağlık hizmetleri için ayrılan kaynakların büyük bir kısmı bu yöntemlerle sağlık hizmetleri için harcanmamaktadır!

Bu ve benzeri haberler sürekli olarak basında yer alırken bazı kesimler hâlâ sağlık alanında tek ve önemli sorunun sağlığa ayrılan para olduğunu iddia etmekte ve sözde hekimleri savunuyor görünerek tıp kartelinin ve şirketlerinin sağlık hizmeti adı altında sürdürdükleri pis ticareti savunmaktadırlar.

Sonuç olarak, uygulanan sağlıkta dönüşüm projesi, sağlık sistemini insanlara ve topluma zarar veren bir yapıya dönüştürmüştür. Getirilen sistem, hem gereksiz olarak yapılan hem de hâyâli olarak yapılmış gibi gösterilen harcamalarla, sosyal güvenlik sisteminden ve kişilerin kendi keselerinden yaptıkları harcamaları daha da arttırmayı hedeflemektedir. Bu halkın değil, sağlık ticareti vasıtası ile gelirlerini daha da arttırmak isteyen çevrelerin arzusudur.

Toplumun yararına olan, etkili, yararlı bir sağlık hizmetinin ulusal kuruluşlarla ve kamucu anlayışla verilmesidir. Böyle bir sistemde sağlığa ayrılan paranın azlığından şikâyet edilmez. Ticari olmayan bir sağlık hizmeti aynı zamanda pahalı da değildir. Sağlık hizmetlerinin insanlara zarar vermeden verilmesinin yegane yöntemi de budur.

* Prof . Dr. Hasan Yazıcı: Tam Gün Çalışmada Yanlışlar ve Tıp Fakülteleri İçin Öneriler. CBT (1 Şubat 2008), 1089:20

1. (28 Mayıs 2007, http://www.turksagliksen.org.tr/content/view/3826/55/ )

2. . http://www.ntvmsnbc.com/news/424458.asp?cp1=1

3. Gary Null PhD, ve ark. (http://www.mercola.com/2004/jul/7/healthcare_death.htm)

4. 1 HARCAYIP 10 GÖSTERDİLER (http://www.guncelhaber.com/Saglik/1-Harcayip-10-Gosterdiler-19685.html , 16.4.2008’de erişilmiştir. )

5. Sahte reçeteyle 1 milyon YTL vurgun.

http://www.haberturk.com/haber.asp?id=68320&cat=220&dt=2008/04/17

Dr. Uğur Yılmaz

herkesicinsaglik@gmail.com

(17.4.2008)

(2.5.2008'de CBT ekinde yayınlanan yazı)

Devleti hayali performansla soyuyorlar
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=691648

Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından özel tıp merkezi ile eczanelere düzenlenen operasyonda devletin sağlık sektörü tarafından nasıl dolandırıldığı ortaya çıktı.

İkisi doktor toplam 47 kişinin gözaltına alındığı operasyonda, yalnız bir dal merkezinin devlete zararının 2.5 milyon YTL olduğu belirlendi.

Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, sağlık karnelerine usulsüz ilaç yazıldığı ileri sürülen eczanelere operasyon düzenledi.

Devleti her yıl haksız yere milyonlarca YTL zarara uğratan 31 eczaneye yönelik düzenlenen operasyonda, özel tıp merkezinde çalışan İ.A.ve S.T. adlı 2 doktor, 9 dal merkezi çalışanı ve eczane kalfası olmak üzere toplam 47 kişi gözaltına alındı.

Doktorların hastaneye gelmeyen hastalar adına işlem düzenleyip, "paket tahlil" yaptırıp devletten haksız para aldıkları belirlendi.

Anlaşmalı eczanelerden ise gelen sağlık karnelerine pahalı ilaçlar yazıp bu yolla eczanelere haksız kazanç elde ettirdikleri de tespit edildi.

Baskınlarda, çok sayıda sağlık karnesi ele geçirildi. Yolsuzluk operasyonunda zanlıların, eczaneye ilaçlarını almaya gidenlere "Bilgisayar arızalı, sistem yok" deyip sağlık karnelerini alıkoyup pahalı ilaçlar yazdıkları belirtiliyor.

Devletin hayali performansla dolandırılma işlemi ise şöyle işliyor: "Dal merkezine günde ortalama 20 kişi gelmesine karşın 100 kişi gelmiş gibi gösteriliyor. Doktorlar hastaneye gelmeyen hastalar adına gelmiş gibi işlem düzenleyip tahlil yapılmış gibi gösteriyor. Anlaşmalı eczanelerden gelen sağlık karnelerine ilaveler yapılıp bu yolla da eczanelere haksız kazanç elde ettiriliyor."

47 zanlının emniyetteki sorgusu halen devam ediyor. Zanlıların yarın Diyarbakır Adliyesi'ne sevk edilmesi beklenirken; polis sağlık karneleri kullanılan vatandaşlarında ifadelerine başvuruyor.

Şuana kadar 150 vatandaşın ifadesi alınırken; toplam bin kişinin ifadesine başvuralacağı kaydediliyor. Emniyet yetkilileri, Diyarbakır'da sadece bir dal merkezinin devlete bir yıllık zararının 2.5 milyon YTL olduğunu belirtiyor.

19 Mayıs 2008, Pazartesi

-------------------------------------------------------------------------------------------------

Diyarbakır'da sağlık vurgunu 18 Mayıs 2008
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/8970971.asp?gid=229&sz=96760


Sosyal Güvenlik Genel Müdürlüğü müfettişleri Diyarbakır'da büyük bir sağlık vurgununun ortaya çıkardı. 73 eczanenin karıştığı olayla ilgili olarak 53 kişi gözaltına alındı. Operasyon devam ediyor...


Sosyal Güvenlik Kurumu müfettişleri Diyarbakır'da bir tıp merkezi ile 73 eczanenin karıştığı büyük bir vurgunu ortaya çıkardı. Müfettişler ile Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar Şubesi'nin birlikte yürüttüğü operasyonda, aralarında 2 doktorun da bulunduğu 53 eczane kalfası gözaltına alındı.

Sorgulamalar sürerken, zanlıların salı ya da çarşamba günü adliyeye çıkarılması bekleniyor. Öte yandan operasyonun daha da genilşletileceği ve eczacıları da içine alacağı gelen bilgiler arasında.

hurriyet.com.tr'nin edindiği bilgiye göre, Özel Diyarbakır Göğüs Cerrahisi Dal Merkezi'nde görevli iki doktorun hastaneye gelmeyen hastalar adına gelmiş gibi işlem düzenleyip devletten para aldığı, anlaştığı eczanelerden gelen sağlık karnelerine ilaveler yapılıp bu yolla da eczanelere haksız kazanç elde ettirdiği ortaya çıktı. Vatandaşlara bazı eczanelerde 'sistem kapalı' veya 'bilgisayarda arıza var' denilerek, eczacıların sağlık karnelerini aldıkları reçetelere pahalı ilaçlar yazdırdıkları anlaşıldı. Başmüfettişin isteği üzerine yürütülen gizli soruşturmada tıp merkezinde iki doktora suçüstü yapıldı, ayrıca ellerinde sağlık karneleri ile eczane görevlileri yakalandı.

Sosyal Güvenlik Başmüfettişi bazı hastalar adına sağlık raporu çıkartıldığını ve sahte küpürler düzenlendiğini de belirlediği, bu çalışmayı ocak ayından bu yana büyük bir titizlikle yürüttüğü öğrenildi.

50 MİLYONLUK ÖDEME YAPILAN YERDE MÜDÜR YOK

Diyarbakır'da sosyal güvenlik kurumu tarafından ilaç ve sağlık harcamaları için yaklaşık 50 milyon YTL ödeme yapılmasına rağmen Diyarbakır'da Sosyal Güvenlik İl Müdürü'nün bulunmadığı da ortaya çıktı.

Öte yandan Sosyal Güvenlik Kurumu Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürü Dr. Sami Türkoğlu'nun görevden alınıp yerine Konya'da görevli bir veteriner hekimin atanacağına ilişkin kararname düzenlenmesi de kurumda büyük şaşkınlık yarattı.

-------------------------------------------------------------------------------------------------

Tiyatroda kanser ilacı yolsuzluğu

http://www.milliyetciforum.com/diyarbakirda-saglik-vurgunu-t17594.html?s=e17c5161325eaa91415a3e4c6a68d3ee&



25 Mart 2008 23:53


Devlet Tiyatroları'nda 50 bin YTL'lik reçeteden şüphelenen saymanlık memuru 20 kamu kuruluşunu kapsayan bir ilaç vurgununu ortaya çıkardı.

Vurgunun sadece Kültür ve Turizm Bakanlığı boyutu 750 bin YTL..

Ankara'da Devlet Tiyatroları merkez olmak üzere 20'ye yakın kamu kurumunu saran bir ilaç vurgunu ortaya çıkarıldı. Vurgun Ankara Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü Saymanlık memuru Meryem Deveci'nin dikkati sayesinde belirlendi. 40-50 bin YTL'lik reçetelerde imza ve kaşelerin farklı olduğunu, doktorlara ait imza ve kaşelerin de birbirini tutmadığını fark eden Deveci, durumdan amirlerini haberdar etti. Saymanlık yetkilileri diğer reçeteleri de inceleyerek ilk etapta 25 reçetenin daha benzer şekilde olduğunu tespit etti. Toplamı 537 bin YTL tutan bu reçetelerin bedellerinin ödenmesinin durdurulması için Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'ne yazı yazıldı. Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin olayın Kültür ve Turizm Bakanlığı müfettişler tarafından soruşturulmasını istedi.

KANSER İLACI

SABAH'a bilgi veren Bilgin, "Meblağın bu kadar büyük olabileceğini tahmin etmiyordum" dedi. Şu anda ödemesi durdurulan kısmın 750 bin YTL'yi bulduğunu belirten Bilgin, kanser ilaçlarının çok pahalı olduğunu, iki üç tane ilacın sağlık karnesine yazılması halinde faturanın 40-50 bin YTL'yi bulduğunu hatırlattı. Ankara Atatürk Hastanesi doktorları ile Ulus semtinde bir eczanenin olaya karıştığı belirlendi. Eczanenin 20'ye yakın kamu kurumuyla anlaşması olduğu vurgulandı.

SABAH

Haber'in Kaynağı|Tiyatroda kanser ilacı yolsuzluğu


KUTLU DOĞUM HAFTASI MÜNASEBETİ İLE

KUTLU DOĞUM HAFTASI MÜNASEBETİ İLE

Türkiye’nin küreselleşme yöntemi ile sömürgeleştirilmesinin diğer bir ayağı da dinin değiştirilmesidir. Bu şekilde İslâm dini ve Müslümanlar Yahudi ve Hıristiyanlarla dost olabilir ve Müslüman ülke ve haklara karşı savaştırılabilir.

Emperyalist ülkeler yönetmeyi ve kendi mücadelesi için herkesi kullanmayı çok iyi bilmekte ve becermektedirler. Yılların tecrübesi vardır. Bu nedenle sağcı ile sağcı, solcu ile solcu, sosyal demokratla sosyal demokrat, Müslümanla Müslüman, milliyetçi ile milliyetçi, Kürtçü ile Kürtçü kesilir. Bu hareketlerin hepsini zamanla kendi siyasetlerini savunacak ve kendisi için savaşacak hale getirir.

Bu cümleden olmak üzere dinin bozulması ve küresel veya masonik tek din projesinin hayata geçirilmesi gerekir. Bu da bir yandan İslâm’ı yozlaştırmak, uysallaştırmak ve bazı sivri kısımlarını törpüleyerek din alanında da “medenileşme”yi sağlamakla olmaktadır. Bu projenin mantığı kabaca şudur. Masonlukta bütün dinler (semavi dinler-Kuran’a göre tek semavi din İslamiyet’tir), aynı dinin bir mezhebi gibidir. Bu dinlerin üzerinde tanrı olarak bu dinlerin tanrıları ile aynı anlamda olmayan “kainatın ulu mimarı” denen bir tanrı vardır.

Yoğun gibi görünen dini eğitime rağmen halkımız dinini de öğrenememiştir. Herhangi bir tarikatın müridi olmayı Müslümanlık zannetmektedir. Tarikatın kurallarını ve siyasetini İslâm’ın siyaseti zannetmektedirler. Bu kişiler dini, felsefi bir soru olan “kainatı kim yarattı ?” sorununa verilen cevap olarak algılamaktadırlar. Bu soru cevaplayanları dini olan ve olmayan diye ikiye ayırmaktadır. Bu soruya cevap Allah yarattı ise, her dinin ayrı ayrı Allah’ı olmayacağına göre, bütün dinlerin Allah’ı aynı Allah’tır gibi Aristo mantığına göre bir sonuca ulaşılmakta ve bu hatalı düşünce tarzı bir anda masonlukta olduğu gibi Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlığı kardeş din veya Kainatın Ulu Mimarının mezhebi durumuna sokmaktadır.

Kura’nı Kerim’e göre bu düşüncede olanlarla, Yahudi ve Hıristiyanları veli tayin edenler kâfirdir. Kur’an, diğer dinleri kardeş ve meşru bir din gibi kabul etmediği gibi, bütün dünya Müslüman oluncaya kadar kafirlerle (kafirler bugün Yahudi ve Hıristiyan Emperyalistlerdir) savaşmayı emreder.

Kur’an'da kafir tanımı nettir. Bunlar Müşrikler (birden fazla tanrıya inanan puta tapanlar), Yahudi ve Hıristiyanlar’dır. Yahudilik bir din değil kavim ismidir. Dinsizler ve Budistler kafir değildir. Kur’an'da geçen peygamber isimleri (İbrahim, İsa, Musa, vb. ayrı dinlerin peygamberleri olarak değil, Allah’ın Müslüman peygamberleri olarak geçmektedir. Hıristiyanlıktaki İsa ve Musevilikte Musa, İbrahim gibi kavramlar, Kuran’daki İsa ve Musa değildir.

Hıristiyanlıkta hem çok tanrılılık (Allah, Ruhül Kudüs ve İsa), hem puta tapma (Çarmıha gerilen İsa ve Meryem’e ibadet) ve hem de dini kişilere (Vatikan tarafından aziz ilan edilen kişilere tapma-bizdeki tarikat liderlerine tapma ve ibadet gibi) vardır. Kur’an'a göre yukarıdaki açıklamalardan ayrı olarak İsa’nın Allah’ın oğlu olduğuna inanılması da gene ayrı bir kâfirlik nedenidir.

Müslümanların, tanrıları ayrı ayrı olan Yahudi ve Hıristiyanlarla bir arada ibadet etmeleri Türkiye’deki emperyalist bir proje olan, bu dinler arası dostluk ve Ilımlı İslâm projesine kadar söz konusu bile değildi.

İslâmiyet’i Hıristiyanlaştırmak ve Judaize etmek (Musevileştirmek) için yapılan diğer ameliyatlar şunlardır:

Türban’ı İslâmiyet’in şartı olarak ilan etmek; Örtünmek İslâmiyet’te bir koşul, şart ve emir değil, bir tavsiyedir. Günah değildir, haram değildir. Örtünmeyen dinden çıkmaz ve günaha girmez. Türban tarzı örtünmek Yahudilerde ve Hıristiyanlar’da bir dini kıyafettir ve Vatikan’da ve diğer kiliselerde bütün rahibeler “turban takarlar”. Turban konusunda Türkiye’de hemen bütün tarikat ve mezhepler aynı görüştedir. Recai Kutan, turban takmayı ibadet olarak adlandırmıştır.

Yahudi ve Hıristiyanlığa ait dini kimlik veya kişiler aynı zamanda İslâmî kişiler kabul edilerek takdim edilmektedir. Hz. Meryem filmi bunlara bir örnektir. Baştan sona Hıristiyanlık propagandasının yapıldığı bu filimde açıkça Hıristiyanlık propagandası yapılmakta, ve özellikle Ramazanda bu filimler tekrar tekrar gösterilerek Müslümanların beyni yıkanmaktadır. Halkımız da bu filmlerde anlatılan Hıristiyanlığı, Müslümanlık zannetmektedir.

Bir çok türbanlı ve Ilımlı İslamcı ibadet için kiliselere gitmekte ve kiliseleri Allah’ın evi kabul etmektedir. Her yerde kilise, sinagog açmak ve bu dinleri yaymak için misyonerlik yapmak serbest bırakılmıştır.

Bir Hıristiyanlık günü olan St. Valentine günü ülkemizde dini bir gün olarak kutlanmakta, ve Müslümanlığı bu şekilde medenileşmiş halkımız bunu pek sevmektedir.

Kur’an'ın çevirilerinde bazı ayetler ve bir çok dini kitapta Hz. Muhammet’in son peygamber olduğu çıkarılmıştır. Ki bu İslâmiyet’in en önemli şartıdır. Kur’an'ı tahrif etmeye çalışan çevreler Kur’an'daki bazı cümle ifadeleri kendi istedikleri gibi yorumlayarak İsa Mesih’in bu yorumlara göre tekrar dünyaya geleceğini ve bunun Kur’an’ın da kabul ettiği yalanını yaymaktadırlar. Mesih tekrar gelirse, bu durumda Hz. Muhammet son peygamber olmaz. Mesih inancı Yahudilerde ve Hıristiyanlar’da vardır. Bu şekilde hem Mesih kavramı İslâmiyet’e sokulmakta hem de Mesih olarak gelecek olan Hıristiyan peygamberi Müslümanlığa eklenmektedir.

Halkımız yıllardır kurban bayramında kurban kesmektedir. Ve her yıl kurban bayramlarında kurban kesilmesi insanlık dışı bir vahşet gibi TV ve gazetelerde gösterilerek, halklın zihninde İslâmiyet vahşi, ilkel bir dini gibi gösterilmektedir.

Bu kavram ve dönüşümlere paralel olarak İslâmi geleneğe 1989’dan itibaren “kutlu doğum haftası” denen bir gün daha eklenmiştir. Bu tarihe kadar hiçbir İslâm ülkesinde Hz. Muhammet’in doğum günü kutlanmamakta idi. Bu gün vesilesi ile Hıristiyanlıktaki Noel kutlamalarına benzer bir kavram Müslümanlığa sokulmuş olmaktadır.

Ilımlı veya Hıristiyanlaşmış ve Musevileşmiş İslâmiyet’le neler başarılmıştır:

1. Müslümanlara göre laik bir devlette (Türkiye Cumhuriyeti) Ortodoks Hıristiyan bir din devletine izin verilmektedir. Ilımlı Müslümanların Müslümanlığı bunu kaldırmaktadır.

2. Asırlardır Müslüman ve Türk olan Kıbrıs, anlaşmalarla sağlanan yasal haklarımızdan vazgeçilerek Hıristiyan Ortodoks Rum’lara devredilmektedir. Ortodoks Rum’lar artık dost olmaktadır.

3. Ermeni tezleri ve soykırım iddiaları kabul edilmektedir. Türk halkına Kurtuluş savaşını yapan atalarının katil ve soykırımcı olduğu benimsetilmeye çalışılmış ve bunda başarı da kazanılmıştır. Ermeni soykırımı iddiaları’na karşı mücadele eden Talat Paşa komitesine Devletin ve siyasi partilerin hiçbirinin destek vermemesi bunun en büyük kanıtıdır.

4. Türk ordusu ABD işgal güçleri ile birlikte Somali, Afganistan ve Lübnan’a gönderilmiştir. Saddam kavramı da kullanılarak Müslüman Irak’ın İşgali desteklenmiş, ABD silahlı kuvvetlerinin havaalanı ve lojistik ihtiyaçları Türkiye’den sağlanmıştır. ABD’nin Irak’ı medenileştirdiğini sanan Türk halkının Irak işgali ve buradaki soykırıma kayıtsız kalması sağlanmıştır.

5. Hıristiyan AB ve ABD’nin küreselleşme siyasetleri olan AB projesi, Büyük Orta Doğu Projesi gibi projeler, ekonominin İMF tarafından kontrol edilmesi gibi uygulamalar, AB’ye uyum yasaları ve Gümrük Birliği Ilımlı İslâm anlayışı ile kolayca başarılmıştır.

Türkiye’deki bu ılımlı İslamcıların Kurtuluş savaşında Kuva-i İnzibatiye’nin [P1] İngiliz ve Yunanlılarla birlikte Türk ordusuna karşı savaştığı gibi gelecekte de aynı safta yer alacağı kesindir.

Ilımlı İslamcılığın İslâmiyet ve Müslümanlık ile bir ilişkisinin olmadığı açıktır. Buna rağmen bu kesim özellikle “laikliği” savunanlar tarafından İslâmcı olarak nitelenmektedir. Bu kesimin Türban’a İslâmi bir simge olarak karşı çıkması, diğer kesimin kamu oyunda kendisini Müslüman olarak göstermesini kolaylaştırmaktadır. Laiklik adına turbana karşı çıkılırken, sözde laikliği savunan kesim de halkın diğer bir kesimine Müslüman diyerek karşı çıkarılmaktadır. Ayrıca bu kesim Ilımlı İslâm’ı bir ABD, AB projesi olarak değil bir İran projesi olarak da halka yutturmaya çalışmaktadır.

Bu noktada yapılması gereken şey Ilımlı İslâm’a laiklik açısından değil, İslâmiyet açısından karşı çıkmaktır. Çünkü İslâmiyet’te günlük yaşamı dinileştirecek özellik ve günler yoktur. Namaz’ın da, daha sonra kazası vardır. Ama diğer dinlerde bu böyle değildir. Meselâ, Yahudiler Cumartesi çalışmazlar. Bu nedenle tatil yapılmıştır.

Güney Kore’de ABD işgali ve etkisi ile halkın % 60’ı Hıristiyan yapılmıştır. Türkiye'de de halkı bölmek için misyoner faaliyetlerine hız verilmektedir. Hatta, Müslümanların din değiştirebileceği konularında bile fetva verilerek halk din değiştirmesi için teşvik edilmektedir. Günümüzde gerçek Müslüman Türk halkının, çoğu emperyalizmin işgal ve soykırımı altında olan Müslüman halkları desteklemesi ve ona sempati beslemesi İslâmî kimliğini de korumasına bağlıdır. Bu nedenle Ilımlı İslâm’ı, turbanı savunan kesimlere karşı “dinci” sıfatının kullanılması çok ciddi bir hatadır. Çünkü bunlar dinci değildir. İsimleri ile hitap etmek gerekirse bunlar gizli Hıristiyan ve Yahudi olabilirler. Müslümanlık başka bir kavramdır. Dost bir kavramdır.

Türkiye’de siyaset küreselleşme ve buna karşı ulusalcılık ekseninde gelişmektedir.

Küreselleşme siyasetlerine sadece dış siyaset anlamında değil, içerideki uygulamalarına da karşı çıkmak gerekir. Bizim için AB’nin sömürgesi ve müstemlekesi olmak bir medenileşme projesi olamaz.

Bu nedenle küreselleşmenin kavramlarına ve siyasetlerine karşı da doğru bir şekilde mücadele edilmelidir. Emperyalizme karşı savaşan Müslüman devlet ve halklara karşı sevgi ve dayanışma göstermek gerekmektedir.

Bu nedenle “kutlu doğum haftasından” bana ne diyemiyorum.

Kutlu doğum haftanız kutlu olmasın!

20.4.2008


[P1]Kurtuluş Savaşı'nda İstanbul Hükümeti'nin TBMM Hükümeti'ne karşı kurduğu, yarı resmi askeri örgüt. Hilafet Ordusu olarak da bilinir.

‘Beyaz Önlük’ operasyonu

‘Beyaz Önlük’ operasyonu

Fatih KARAÇALI/ADANA (DHA)

ADANA Emniyet Müdürlüğü'nün, 6 aylık çalışmaları sonucu rüzenlediği ‘Beyaz Önlük’ operasyonunda, aralarında doktor, eczacı, ilaç mümessili ve sağlık personelinin de bulunduğu 26 kişi gözaltına alındı.

Usulsüz reçete yazarak karşılığı olan paranın devletten tahsil edildiğini belirleyen Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'ne bağlı Mali Büro Amirliği ekipleri, bir çalışma başlattı. Özel sağlık kurumları ile bağlantısı bulunan eczane, ilaç mümessilleri ve sağlık personelini takibe alan Mali Büro Amirliği ekipleri, bugün operasyonu gerçekleştirdi. Eczane, doktor muayenehanesi ve ilaç depolarına yapılan baskında, çok miktarda ilaç kupürü, reçete ve sahte raporlar ele geçirildi. Malzemeleri incelemeye alan Mali Büro Amirliği ekipleri, sahte raporlarla devletten milyonlarca YTL haksız para tahsil edildiğini, ilaçların satılmadığı halde ‘satılmış gibi’ gösterilip haksız kazanç elde edildiğini belirledi.

Adana'da başlatılan operasyonun kapsamının Ankara ve İstanbul illeri başta olmak üzere birçok kente de yayılması bekleniyor. 22.4.2008

http://www.milliyet.com.tr/default.aspx?aType=SonDakika&ArticleID=520005

TABİP ODALARI SEÇİMLERİ YAPILIRKEN TÜRK HEKİMLERİNE DÜŞEN GÖREV

Önümüzdeki Tabip Odası seçimleri de Türkiye ve Dünya'da önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemde yapılmaktadır.
Emperyalist ittifak (ABD ve AB) Türkiye'nin merkezinde bulunduğu İslâm ülkelerini özelleştirme ve Büyük Orta Doğu projesi ile sömürge haline getirerek yok etmeye çalışmaktadır. Bu ülkeler ulus devletleri parçalama ve kendi sömürgesi haline getirme projelerine küreselleşme ismini vermektedirler. Ulus devletlerin içerden çökertilme projesi, özelleştirmelerle kamu hizmetleri dahil her türlü hizmet, üretim ve ticaretin uluslar arası şirket ve kartellere teslim edilmesi ile yürütülmektedir. Kamu sağlık sistemi ve sağlık hizmetlerinin, bu proje çerçevesinde özelleştirilerek uluslar arası tıp karteline devredilmesi projesinin adı "Sağlıkta Dönüşüm"dür. Sağlıkta Dönüşüm projesi ne Türk halkı için yapılmaktadır, ne de ulusal bir projedir. Emperyalist ülkeler bu projeyi her ülkede aynı isim altında uygulamaya çalışmaktadırlar. Bu proje, bu yönü ile ulus devletleri yok etme projesinin de bir parçasıdır. Bu nihai hedefe ulaşmak için kamu sağlık kuruluşları (SSK ve diğer) devlet hastanelerine bağlanmış, kamu sigortaları birleştirilmiş ve devlet ve üniversite hastaneleri dahil bütün hastanelerin özel hastane gibi sağlık ticaretinden kâr sağlayan ticari kuruluşlar gibi çalıştırılmasına başlanmıştır. Bu süreç halka "her istediğin hastaneye gidebilirsin, her istediğin eczaneden ilacını alabilirsin," hekimlere de, hastane gelirini arttırdığın oranda gelirini arttırabilirsin (performans) zokası ile yutturulmuştur. Bu süreçte muhalefet ve direnci azaltmak için söylenen bu sözlerin bir aldatmaca olduğu ve yeni çıkarılacak Sosyal Güvenlik Yasası ile ortaya çıkmaya başlamıştır.
Hastanelerin özel hastane gibi işletilmesi ve hastanelerde verilen tıbbi işlemlerin pazarlama mantığı ile gerekli gereksiz kullandırılması halkın ve hekimlerin sağlık hizmeti anlayışını ve alışkanlığını değiştirmiştir. Özelleştirmeye hazırlık olarak yapılan bu uygulamalardan esas olarak uluslar arası tıp ve ilaç karteli kazançlı çıkmıştır. Sosyal Güvenlik Kuruluşlarının harcamaları ve açıkları artmıştır.
Proje çok kurnazca yürütülmekte ve her uygulamanın halka ve hekimlere uygun gibi gelen yönleri ileri sürülerek kamu oyu bölünmektedir. Performans, aile hekimliği, tam gün-yarım gün tartışmaları bu amaçla yapılan ve temel gidişi değiştirmeyen boş tartışmalardır
Halka, “kaliteli hizmet çok pahalı; daha iyisini almak isteyen katkı payı ödesin,” diyerek katkı payları ve özel sigortacılık pazarlanmaktadır. Sigorta gelirlerinin önemli bir kısmının sağlık harcamalarına gitmesi nedeni ile emeklilik güçleştirilmekte ve emekli maaşlarının da giderek azaltılması hedeflenmektedir. Daha önce bütün sağlık giderleri Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanırken, yeni çıkarılan yasa ile bu kurum artık sağlık harcamalarının bir kısmını (%10-20) finansa eden ve sağlık yardımı yapan bir kuruluşla dönüştürülmektedir.
Artık, sağlık hizmetinden sağlık piyasasına dönüştürülen bu süreç Türk halkının ve hekimlerinin çıkarlarına uygun değildir.
--Yeni oluşturulan sistem, hekimlerin değil, kartel ve ona bağlı şirketlerin gelirlerini arttıracak şekilde düzenlenmektedir;
--Hekimler, bu sistemde sadece ucuza çalıştırılacak ucuz işçi konumuna düşürülmektedir. Seçeneksiz bir özel hastanecilik anlayışı dayatılırken, özel hekimlik alanı da "aile hekimliği" ile kapatılmakta; bu şekilde hekimlerin serbest çalışma hakları ortadan kaldırılmaktadır. Hekimler, özel hastaneler dışında, bir yakınına ve hastasına bakamayacak ve ona bir enjeksiyon bile yapamayacaktır.
--Sağlık piyasasında her türlü ulusal ayrıcalık ve hak ortadan kalktığı için daha ucuza çalışacak yabancı hekim ve sağlık personeli kolaylıkla gelecek ve bunlar zaten istihdam sorunu yaşayan Türk hekimleri arasında işsizliği arttıracaktır.
Hekim kitlesi, uzun zamandan bu yana hem ulusal sorunlara hem de sağlıkta sönüşüm projesine karşı duyarsız kalmış ve bu süreci doğru değerlendirememiştir. Bu nedenle tabip odaları ve TTB yönetimi, sağlıkta dönüşüme esastan karşı çıkma yerine onun bazı uygulamalarına karşı çıkmış ve projeyi getirenlerin önlerine koyduğu gündeme göre tercih haklarını kullanmak için çalışmışlardır. Bu gruplar ülkemiz üzerinde oynanan büyük oyunu da algılamayarak, bilerek veya bilmeyerek Büyük Orta Doğu Projesini ve bu projenin bir unsuru olan bölücü projeleri desteklemişlerdir.
Bu nedenle biz Türk hekimleri olarak;
AB ve Büyük Orta Doğu Projesi ile ülkemizin parçalanmasına ve sağlıkta da bu projeyi gerçekleştirmek için yürütülmekte olan Sağlıkta Dönüşüm Projesi'ne bütünü ile karşıyız.
Ülke içinde ulusal ve halkçı bir sağlık sistemi; ve hekimlik alanında da özel hastaneciliği değil özel hekimliği savunuyoruz. Halkımız ve hekimler için en uygun olan da budur!
Tabip Odası seçimlerinde hekimler, bu duyarlık ve sorumluluk içinde davranmalıdır.
Oda seçimleri artık sıradan bir seçim olmanın da ötesinde bir anlam ifade etmektedir.
Sloganımız ,
"Tam Bağımsız Türkiye" ve
"Halkçı ve Ulusal Sağlık ve Hekimliktir".
herkesicinsaglik@gmail.com 25.3.2008

GATS ANLAŞMASI KAPSAMINDA BULUNAN HİZMET SEKTÖRLERİNİN SINIFLANDIRILMIŞ LİSTESİ

GATS ANLAŞMASI KAPSAMINDA BULUNAN HİZMET SEKTÖRLERİNİN SINIFLANDIRILMIŞ LİSTESİ Çeviri: Selim Yılmaz Aşağıdaki sınıflandırma 1994...